Going a little farther, he fell with his face to the ground and prayed. (Matthew 26:39)
… looking up to heaven, he gave thanks. (Matthew 14:19)
After he had dismissed them, he went up on a mountainside by himself to pray. (Matthew 14:23)
Very early in the morning, while it was still dark, Jesus got up, left the house, and went off to a solitary place, where he prayed. (Mark 1:35)
After leaving them, he went up on a mountainside to pray. (Mark 6:46)
Jesus said to his disciples: "Sit here while I pray." (Mark 14:32)
One of those days Jesus went out to a mountainside to pray, and spent the night praying to God. (Luke, 6:12)
One day Jesus was praying in a certain place. (Luke 11:1)
But I have prayed for you… that your faith may not fail. (Luke 22:32)
ÇAĞIMIZIN BİLİM ADAMLARININ ALLAH VE YARATILIŞ İLE İLGİLİ DÜŞÜNCELERİ
Prof. Ulrich J. Becker (Doğum Tarihi: 1938)
(MIT’de fizik profesörlüğü, ilgi alanı yüksek enerjili parçacık fiziğidir.)
“Bir Yaratıcı olmadan benim var olmam nasıl mümkün olabilir ki? Bu soruya verilen ikna edici bir yanıttan haberdar değilim.”
Prof. John Erik Fornaes (Doğum Tarihi: 1914)
(Princeton Üni.’de matematik profesörlüğü)
“Ben Allah’ın varolduğuna ve Allah’ın evrene bütün seviyelerini, temel parçacıklardan canlı varlıklara, galaksi kümelerine kadar kapsayacak bir yapı kazandırdığına inanıyorum.”
Prof. Robert Jostrow (Doğum Tarihi: 1925)
(Darmouth Üni. Yeryüzü bilimleri profesörü. Nükleer ve atmosferik fizik çalışmaları. Goddard Uzay Çalışmaları Ens. Başkanlığı.)
“Hiç kimse hayatın, basit bir bakterinin bile, bir molekül karışımından evrimleşebileceğini açıkça ortaya koyamamıştır…”
Prof. Henry Margenau (Doğum Tarihi: 1929)
(Yale Üni. Fizik ve doğa felsefesi profesörü. Birçok bilimsel derginin editörü.)
“Şuna hiç şüphe yok ki, doğa kanunları tesadüfler ya da kazalar sonucu ortaya çıkmış olamaz. O halde doğanın sayısız yasalarının ortaya çıkışına dair sorulacak cevap ne olmalıdır? Doğa kanunlarının evrensel geçerliliğine uygun olan tek bir cevap biliyorum: Doğa kanunları Allah tarafından yaratılmıştır. Allah herşeyi bilen, herşeye gücü yetendir.”
Prof. Robert A. Naumann (Doğum Tarihi: 1929)
(Princeton Üni. Fizik ve kimya profesörlüğü. Alexander von Humboldt Stiftung Senior ABD bilim adamı ödülü.)
“…Şu anda kozmoloji, temel parçacık fiziği ve mikrobiyolojinin ortaya çıkan çok açık bir metafiziksel içerik barındırdığını kabul ediyorum. …evrenin mevcudiyeti, Allah’ın varolduğu sonucuna ulaşmamı gerektiriyor.”
Dr. Arno Penzias (Doğum Tarihi: 1929)
(AT&T Bell Laboratuvarları Araştırma Merkezi Başkanlığı. 1978 Nobel Fizik Ödülü.)
“Astronomi bizi benzersiz bir olaya ulaştırır; hiçlikten yaratılmış olan hayatın oluşabilmesi için sağlanması gereken koşullara uygun, hassas bir dengeye ve kendisine temel oluşturan bir plana sahip olan bir evren.”
(MIT’de fizik profesörlüğü, ilgi alanı yüksek enerjili parçacık fiziğidir.)
“Bir Yaratıcı olmadan benim var olmam nasıl mümkün olabilir ki? Bu soruya verilen ikna edici bir yanıttan haberdar değilim.”
Prof. John Erik Fornaes (Doğum Tarihi: 1914)
(Princeton Üni.’de matematik profesörlüğü)
“Ben Allah’ın varolduğuna ve Allah’ın evrene bütün seviyelerini, temel parçacıklardan canlı varlıklara, galaksi kümelerine kadar kapsayacak bir yapı kazandırdığına inanıyorum.”
Prof. Robert Jostrow (Doğum Tarihi: 1925)
(Darmouth Üni. Yeryüzü bilimleri profesörü. Nükleer ve atmosferik fizik çalışmaları. Goddard Uzay Çalışmaları Ens. Başkanlığı.)
“Hiç kimse hayatın, basit bir bakterinin bile, bir molekül karışımından evrimleşebileceğini açıkça ortaya koyamamıştır…”
Prof. Henry Margenau (Doğum Tarihi: 1929)
(Yale Üni. Fizik ve doğa felsefesi profesörü. Birçok bilimsel derginin editörü.)
“Şuna hiç şüphe yok ki, doğa kanunları tesadüfler ya da kazalar sonucu ortaya çıkmış olamaz. O halde doğanın sayısız yasalarının ortaya çıkışına dair sorulacak cevap ne olmalıdır? Doğa kanunlarının evrensel geçerliliğine uygun olan tek bir cevap biliyorum: Doğa kanunları Allah tarafından yaratılmıştır. Allah herşeyi bilen, herşeye gücü yetendir.”
Prof. Robert A. Naumann (Doğum Tarihi: 1929)
(Princeton Üni. Fizik ve kimya profesörlüğü. Alexander von Humboldt Stiftung Senior ABD bilim adamı ödülü.)
“…Şu anda kozmoloji, temel parçacık fiziği ve mikrobiyolojinin ortaya çıkan çok açık bir metafiziksel içerik barındırdığını kabul ediyorum. …evrenin mevcudiyeti, Allah’ın varolduğu sonucuna ulaşmamı gerektiriyor.”
Dr. Arno Penzias (Doğum Tarihi: 1929)
(AT&T Bell Laboratuvarları Araştırma Merkezi Başkanlığı. 1978 Nobel Fizik Ödülü.)
“Astronomi bizi benzersiz bir olaya ulaştırır; hiçlikten yaratılmış olan hayatın oluşabilmesi için sağlanması gereken koşullara uygun, hassas bir dengeye ve kendisine temel oluşturan bir plana sahip olan bir evren.”
MUHARREF TEVRAT'IN İÇİNDE GİZLENEN HAK KİTAP
Muharref Tevrat'ın İçindeki Güzel ve Hikmetli Açıklamaları, İmanın Nuru ile Görmek
Tevrat, Allah'ın Hz. Musa'ya vahyettiği mübarek bir kitaptır. Allah, bir Kuran ayetinde Tevrat'ın "nur" olarak indirildiğini bildirmektedir:
Gerçek şu ki, Biz Tevrat'ı, içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş peygamberler, Yahudilere onunla hükmederlerdi. Bilgin-yöneticiler (Rabbaniyun) ve yüksek bilginler de (Ahbar), Allah'ın kitabını korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahidler olduklarından (onunla hükmederlerdi)... (Maide Suresi, 44)
En'am Suresi'nde ise Hz. Musa'ya indirilen kitabın, "hidayet ve rahmet" olduğu şöyle bildirilmektedir:
Sonra Biz Musa'ya iyilik yapanların üzerinde (nimetimizi) tamamlamak herşeyi ayrı ayrı açıklamak ve bir hidayet ve rahmet olarak Kitabı verdik. Umulur ki, Rablerine kavuşacaklarına inanırlar. (En'am Suresi, 154)
Ayrıca Kuran'da Musa'ya vahyedilen kitabın, insanlara "yol gösterici" kılındığı (Secde Suresi, 23); "bir rehber ve bir rahmet" olduğu (Ahkaf Suresi, 12); onları "karanlıklardan nura çıkarması" için indirildiği (İbrahim Suresi, 5); "Rablerinden korkanlar için bir hidayet ve bir rahmet" olduğu (A'raf Suresi, 154) ve bu kitapta "herşeyden bir öğüt ve herşeyin yeterli bir açıklaması" olduğu (A'raf Suresi, 145) bildirilmektedir.
Günümüzdeki Tevrat, Kuran ayetleri ve Peygamber Efendimiz (sav)'in hadisleri ile birlikte incelendiğinde, içinde hak dine ait pek çok konunun korunduğu, birçok güzel ve hikmetli açıklamalar içerdiği görülür. Allah'ın birliği, Allah korkusu, Allah sevgisi, Allah'a itaat ve teslimiyet, şükür ve dua, iman çoşkusu ve sevinci, yeniden diriliş, kıyamet günü gibi inanç esaslarının, muharref Tevrat'ın içinde, dağınık da olsa yer aldığı görülmektedir. Ayrıca günümüzdeki Tevrat'ta adalet, şefkat, merhamet, alçakgönüllülük gibi ahlaki değerlerle birlikte, hırsızlık yapmamak, zinadan sakınmak, hile yapmamak, faizle para kullanmamak, domuz eti yememek gibi hak dine ait pek çok hükümle de karşılaşılmaktadır.
Ancak Tevrat, yine Kuran'da bildirildiği üzere, sonradan tahrif edilmiş ve içine insan sözleri katılarak, hak kitap olma özelliğini kaybetmiştir. Bu nedenle bugün elimizdeki Tevrat, "muharref (tahrif edilmiş) Tevrat"tır. Tevrat'ın değişikliğe, bozulmaya uğradığı, Kuran'da şu ayetlerle bildirilmektedir:
Kimi Yahudiler, kelimeleri 'konuldukları yerlerden' saptırırlar ve dillerini eğip bükerek ve dine bir kin ve hınç besleyerek: "Dinledik ve karşı geldik. İşit, -işitmez olası- ve 'Raina' bizi güt, bize bak" derler. Eğer onlar: "İşittik ve itaat ettik, sen de işit ve 'Bizi gözet' deselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olurdu. Fakat Allah, onları küfürleri dolayısıyla lanetlemiştir. Böylece onlar, az bir bölümü dışında, inanmazlar. (Nisa Suresi, 46)
Siz (Müslümanlar,) onların size inanacaklarını umuyor musunuz? Oysa onlardan bir bölümü, Allah'ın sözünü işitiyor, (iyice algılayıp) akıl erdirdikten sonra, bile bile değiştiriyorlardı. (Bakara Suresi, 75)
Sözleşmelerini bozmaları nedeniyle, onları lanetledik ve kalplerini kaskatı kıldık. Onlar, kelimeleri konuldukları yerlerden saptırırlar. (Sık sık) Kendilerine hatırlatılan şeyden (yararlanıp) pay almayı unuttular. İçlerinden birazı dışında, onlardan sürekli ihanet görür durursun. Yine de onları affet, aldırış etme. Şüphesiz Allah, iyilik yapanları sever. (Maide Suresi, 13)
Tevrat, Allah'ın Hz. Musa'ya vahyettiği mübarek bir kitaptır. Allah, bir Kuran ayetinde Tevrat'ın "nur" olarak indirildiğini bildirmektedir:
Gerçek şu ki, Biz Tevrat'ı, içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş peygamberler, Yahudilere onunla hükmederlerdi. Bilgin-yöneticiler (Rabbaniyun) ve yüksek bilginler de (Ahbar), Allah'ın kitabını korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahidler olduklarından (onunla hükmederlerdi)... (Maide Suresi, 44)
En'am Suresi'nde ise Hz. Musa'ya indirilen kitabın, "hidayet ve rahmet" olduğu şöyle bildirilmektedir:
Sonra Biz Musa'ya iyilik yapanların üzerinde (nimetimizi) tamamlamak herşeyi ayrı ayrı açıklamak ve bir hidayet ve rahmet olarak Kitabı verdik. Umulur ki, Rablerine kavuşacaklarına inanırlar. (En'am Suresi, 154)
Ayrıca Kuran'da Musa'ya vahyedilen kitabın, insanlara "yol gösterici" kılındığı (Secde Suresi, 23); "bir rehber ve bir rahmet" olduğu (Ahkaf Suresi, 12); onları "karanlıklardan nura çıkarması" için indirildiği (İbrahim Suresi, 5); "Rablerinden korkanlar için bir hidayet ve bir rahmet" olduğu (A'raf Suresi, 154) ve bu kitapta "herşeyden bir öğüt ve herşeyin yeterli bir açıklaması" olduğu (A'raf Suresi, 145) bildirilmektedir.
Günümüzdeki Tevrat, Kuran ayetleri ve Peygamber Efendimiz (sav)'in hadisleri ile birlikte incelendiğinde, içinde hak dine ait pek çok konunun korunduğu, birçok güzel ve hikmetli açıklamalar içerdiği görülür. Allah'ın birliği, Allah korkusu, Allah sevgisi, Allah'a itaat ve teslimiyet, şükür ve dua, iman çoşkusu ve sevinci, yeniden diriliş, kıyamet günü gibi inanç esaslarının, muharref Tevrat'ın içinde, dağınık da olsa yer aldığı görülmektedir. Ayrıca günümüzdeki Tevrat'ta adalet, şefkat, merhamet, alçakgönüllülük gibi ahlaki değerlerle birlikte, hırsızlık yapmamak, zinadan sakınmak, hile yapmamak, faizle para kullanmamak, domuz eti yememek gibi hak dine ait pek çok hükümle de karşılaşılmaktadır.
Ancak Tevrat, yine Kuran'da bildirildiği üzere, sonradan tahrif edilmiş ve içine insan sözleri katılarak, hak kitap olma özelliğini kaybetmiştir. Bu nedenle bugün elimizdeki Tevrat, "muharref (tahrif edilmiş) Tevrat"tır. Tevrat'ın değişikliğe, bozulmaya uğradığı, Kuran'da şu ayetlerle bildirilmektedir:
Kimi Yahudiler, kelimeleri 'konuldukları yerlerden' saptırırlar ve dillerini eğip bükerek ve dine bir kin ve hınç besleyerek: "Dinledik ve karşı geldik. İşit, -işitmez olası- ve 'Raina' bizi güt, bize bak" derler. Eğer onlar: "İşittik ve itaat ettik, sen de işit ve 'Bizi gözet' deselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olurdu. Fakat Allah, onları küfürleri dolayısıyla lanetlemiştir. Böylece onlar, az bir bölümü dışında, inanmazlar. (Nisa Suresi, 46)
Siz (Müslümanlar,) onların size inanacaklarını umuyor musunuz? Oysa onlardan bir bölümü, Allah'ın sözünü işitiyor, (iyice algılayıp) akıl erdirdikten sonra, bile bile değiştiriyorlardı. (Bakara Suresi, 75)
Sözleşmelerini bozmaları nedeniyle, onları lanetledik ve kalplerini kaskatı kıldık. Onlar, kelimeleri konuldukları yerlerden saptırırlar. (Sık sık) Kendilerine hatırlatılan şeyden (yararlanıp) pay almayı unuttular. İçlerinden birazı dışında, onlardan sürekli ihanet görür durursun. Yine de onları affet, aldırış etme. Şüphesiz Allah, iyilik yapanları sever. (Maide Suresi, 13)
Üç Semavi Dinde Ortak Olan Ahlaki Değerler Şükretmek
Şükretmek, Allah’ın verdiği nimetlere karşılık, yürekten O’na olan şükran ve sevgi duygularını dile getirmektir. Her türlü nimetin Allah’tan geldiğini ifade etmektir. İnsan samimi bir şekilde tefekkür ederse, Allah’ın nimetlerine ancak Allah’ın dilemesiyle sahip olduğunun farkına hemen varır. İnananlar, hangi durumda olurlarsa olsunlar Allah’a şükrederler. İman etmeyenler ise şükretmeyi akıllarına bile getirmezler. Şüphesiz bu büyük bir nankörlüktür.
Şükretmek, Kuran’ın çeşitli ayetlerinde bildirilen ve müminlerin gereken hassasiyeti göstererek içten yerine getirmeleri gereken bir ibadettir. Bu konudaki bir ayet şöyledir:
“Hayır, artık (yalnızca) Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol.” (Zümer Suresi, 66)
İncil’de de “her durumda şükredin” yazılıdır. (Selaniklilere I. Mektup, Bap 5, 18) Hz. İsa’nın hayatının anlatıldığı bölümlerde de çeşitli vesilelerle onun Allah’a şükrettiği ifade edilir. Elbette bu güzel davranış inananlar için bir örnek teşkil etmektedir.
Tevrat’ta da inananlara şükretmeleri bildirilmektedir. Bununla ilgili bazı açıklamalar şu şekildedir:
“…. Tanrı’ya övgü ve şükür ezgileri söylenirdi.” (Nehemya, Bap 12, 46)
“Kapılarına şükranla, avlularına hamd ile girin; O’na şükredin, ismini takdis edin.” (Mezmurlar, Bap 100, 4)
Şükretmek, Kuran’ın çeşitli ayetlerinde bildirilen ve müminlerin gereken hassasiyeti göstererek içten yerine getirmeleri gereken bir ibadettir. Bu konudaki bir ayet şöyledir:
“Hayır, artık (yalnızca) Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol.” (Zümer Suresi, 66)
İncil’de de “her durumda şükredin” yazılıdır. (Selaniklilere I. Mektup, Bap 5, 18) Hz. İsa’nın hayatının anlatıldığı bölümlerde de çeşitli vesilelerle onun Allah’a şükrettiği ifade edilir. Elbette bu güzel davranış inananlar için bir örnek teşkil etmektedir.
Tevrat’ta da inananlara şükretmeleri bildirilmektedir. Bununla ilgili bazı açıklamalar şu şekildedir:
“…. Tanrı’ya övgü ve şükür ezgileri söylenirdi.” (Nehemya, Bap 12, 46)
“Kapılarına şükranla, avlularına hamd ile girin; O’na şükredin, ismini takdis edin.” (Mezmurlar, Bap 100, 4)
İmam Rabbani'den Günümüze Hikmetler
Mümin Allah Rızası için Yapılacak İşleri Ertelemez
"Kim salih bir amelde bulunursa, kendi lehinedir, kim kötülük yaparsa,artık o da kendi aleyhinedir. Sonra siz Rabbinize döndürüleceksiniz." (Casiye Suresi, 15)
Bu mektub, yine, Molla Muhammed Sıddîk’a yazılmışdır: “İşleri sonraya bırakmanın ve maksada kavuşmak için çalışmayı geciktirmenin zararlı olduğu bildirilmekdedir.” (İmam Rabbani, Mektubat 136. Mektub)
Molla Muhammed Sıddîk’a yazılan bu mektupta değerli İslam alimi İmam Rabbani, salih amellerin ertelenmeden bir an önce yapılması gerektiğini, aksi takdirde kişiye kayıp ve zarar geleceğini aktarmıştır.
İnsanın nefsinde yapmak istediklerini, içinden geçenleri daha sonraki bir zamana bırakma eğilimi vardır. Genellikle bu yapıya sahip bir insan, yapacağı bir işi; tembellik, üşenme, aciliyetini anlamama gibi pek çok sebepten ötürü ileri bir tarihe ya da son ana kadar ertelemeye çalışır.
“Birazdan yaparım” düşüncesi belki de pek çok insanın içinden geçirdiği düşüncelerden biridir. Günlük hayatta yapılan ertelemeler, insanların zararını göze alabilecekleri türden ertelemeler olabilir. Ancak şeytanın telkini ile pek çok insanın ertelemeye çalıştığı “Allah'ın emri olan Kuran ahlakını yaşamak”, telafisi ve geri dönülüp düzeltilmesi mümkün olmayan bir ertelemedir.
Kaderinde belirlenen süre kadar yaşayacak bir insanın, bu süreyi uzatması veya yavaşlatması da olanaksızdır. Şeytanın bir taktiği olan erteleme mantığı, onun insanlara oynadığı en sinsi oyunlardan biridir. Şeytan hep ertelemeyi, hayırlı ve güzel işleri sonraya bıraktırmayı ister. Halbuki bu “Ertelemek ancak inkarda artıştır...” (Tevbe Suresi, 37) ayetiyle bildirildiği üzere büyük bir gaflettir ve bu önemli sorumluluğu görmezden gelmek veya geciktirmek, kişiyi sorumluluktan muaf tutmaz.
İnsanların birçoğu "bunu yarın yaparım" derken, yarın yaşayacağından ve her şeyin kendi planladığı gibi gideceğinden emin olarak hareket eder. Ancak burada içine düşülen büyük yanılgı, "yarın" kendisi için nelerin yazılı olduğunu bilmediği halde, kişinin bu planı kesin bir eminlik içinde yapabilmesidir. Yüce Allah, Kuran'da buna karşı insanları şöyle uyarır:
“Hiçbir şey hakkında: "Ben bunu yarın mutlaka yapacağım" deme. Ancak: "Allah dilerse" (inşaAllah yapacağım de)...” (Kehf Suresi, 23-24)
İnsanın hiçbir zaman aklından çıkarmaması ve hayatının her anını buna göre değerlendirmesi gereken bir gerçek vardır: İnsan kendi ellerinin önden takdim ettiği ile karşılık görür. Dünyasını ve ahiretini kazanmak için çaba göstermekle sorumludur. Gayret edip irade göstererek Allah'ın izniyle cenneti kazanabilecekken, anlık tembellikler ve ertelemeler yüzünden dünyasını da sonsuz ahiret hayatını da kaybedebileceğini unutmamalıdır. Hayır getirecek bir işin ertelenmesi kişiye umulmadık kayıplar getirebilir. Ertelemekten vazgeçen kişi ise Allah’ın izniyle çok kısa sürede olgunlaşmış, imanında derinlik elde etmiş, seri bir şekilde işleri halledebilme kapasitesine ulaşmış olduğunu görür.
Her insan yaşadığı her günü, üzerine yazılacak yeni bir sayfa gibi kabul etmeli ve bu sayfanın üzerine gücü yettiğince çok salih amel eklemeye çalışmalıdır. İnsanın günün sonunda, tüm gününün Allah için pek çok hayırla dolu olduğunu görmesi, vicdanını rahat ettirecek vesilelerdendir. Ertelemeden, zamanında yapılan bir ibadet, geciktirmeden yerine getirilen bir güzel ahlak özelliği, Müslüman için kazançtır. Ayrıca müminin Yüce Rabbimiz'e olan teslimiyetini, sevgisini, inancını, imanını göstermesi için birer lütuftur.
--
"Kim salih bir amelde bulunursa, kendi lehinedir, kim kötülük yaparsa,artık o da kendi aleyhinedir. Sonra siz Rabbinize döndürüleceksiniz." (Casiye Suresi, 15)
Bu mektub, yine, Molla Muhammed Sıddîk’a yazılmışdır: “İşleri sonraya bırakmanın ve maksada kavuşmak için çalışmayı geciktirmenin zararlı olduğu bildirilmekdedir.” (İmam Rabbani, Mektubat 136. Mektub)
Molla Muhammed Sıddîk’a yazılan bu mektupta değerli İslam alimi İmam Rabbani, salih amellerin ertelenmeden bir an önce yapılması gerektiğini, aksi takdirde kişiye kayıp ve zarar geleceğini aktarmıştır.
İnsanın nefsinde yapmak istediklerini, içinden geçenleri daha sonraki bir zamana bırakma eğilimi vardır. Genellikle bu yapıya sahip bir insan, yapacağı bir işi; tembellik, üşenme, aciliyetini anlamama gibi pek çok sebepten ötürü ileri bir tarihe ya da son ana kadar ertelemeye çalışır.
“Birazdan yaparım” düşüncesi belki de pek çok insanın içinden geçirdiği düşüncelerden biridir. Günlük hayatta yapılan ertelemeler, insanların zararını göze alabilecekleri türden ertelemeler olabilir. Ancak şeytanın telkini ile pek çok insanın ertelemeye çalıştığı “Allah'ın emri olan Kuran ahlakını yaşamak”, telafisi ve geri dönülüp düzeltilmesi mümkün olmayan bir ertelemedir.
Kaderinde belirlenen süre kadar yaşayacak bir insanın, bu süreyi uzatması veya yavaşlatması da olanaksızdır. Şeytanın bir taktiği olan erteleme mantığı, onun insanlara oynadığı en sinsi oyunlardan biridir. Şeytan hep ertelemeyi, hayırlı ve güzel işleri sonraya bıraktırmayı ister. Halbuki bu “Ertelemek ancak inkarda artıştır...” (Tevbe Suresi, 37) ayetiyle bildirildiği üzere büyük bir gaflettir ve bu önemli sorumluluğu görmezden gelmek veya geciktirmek, kişiyi sorumluluktan muaf tutmaz.
İnsanların birçoğu "bunu yarın yaparım" derken, yarın yaşayacağından ve her şeyin kendi planladığı gibi gideceğinden emin olarak hareket eder. Ancak burada içine düşülen büyük yanılgı, "yarın" kendisi için nelerin yazılı olduğunu bilmediği halde, kişinin bu planı kesin bir eminlik içinde yapabilmesidir. Yüce Allah, Kuran'da buna karşı insanları şöyle uyarır:
“Hiçbir şey hakkında: "Ben bunu yarın mutlaka yapacağım" deme. Ancak: "Allah dilerse" (inşaAllah yapacağım de)...” (Kehf Suresi, 23-24)
İnsanın hiçbir zaman aklından çıkarmaması ve hayatının her anını buna göre değerlendirmesi gereken bir gerçek vardır: İnsan kendi ellerinin önden takdim ettiği ile karşılık görür. Dünyasını ve ahiretini kazanmak için çaba göstermekle sorumludur. Gayret edip irade göstererek Allah'ın izniyle cenneti kazanabilecekken, anlık tembellikler ve ertelemeler yüzünden dünyasını da sonsuz ahiret hayatını da kaybedebileceğini unutmamalıdır. Hayır getirecek bir işin ertelenmesi kişiye umulmadık kayıplar getirebilir. Ertelemekten vazgeçen kişi ise Allah’ın izniyle çok kısa sürede olgunlaşmış, imanında derinlik elde etmiş, seri bir şekilde işleri halledebilme kapasitesine ulaşmış olduğunu görür.
Her insan yaşadığı her günü, üzerine yazılacak yeni bir sayfa gibi kabul etmeli ve bu sayfanın üzerine gücü yettiğince çok salih amel eklemeye çalışmalıdır. İnsanın günün sonunda, tüm gününün Allah için pek çok hayırla dolu olduğunu görmesi, vicdanını rahat ettirecek vesilelerdendir. Ertelemeden, zamanında yapılan bir ibadet, geciktirmeden yerine getirilen bir güzel ahlak özelliği, Müslüman için kazançtır. Ayrıca müminin Yüce Rabbimiz'e olan teslimiyetini, sevgisini, inancını, imanını göstermesi için birer lütuftur.
--
Ortadoğu Birliği'ne Doğru İlk Adım
Türkiye, Orta Doğu'da 3 ülke arasında serbest ticaret ve serbest vize bölgesi oluşturulmasına ilişkin ortak deklarasyon imzalandı. Bildirgeyi Türkiye adına imzalayan Davutoğlu, akıllara gelen soruya yanıt verdi:
Türk-Arap İşbirliği Forumu 3. Dışişleri Bakanları toplantısının sonunda Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından okunan ortak deklarasyonda, "Türkiye, Ürdün, Lübnan ve Suriye arasındaki ilişkilerin birbirlerine ortak tarih, kültür ve coğrafyayla emsalsiz bir şekilde bağlı olan halklarının iradesi temelinde artmakta olan siyasi diyalog, ekonomik karşılıklı bağımlılık ve kültürel etkileşim temelinde nitelendiği" bildirildi.
Mevcut işbirliğinin çok uluslu ve kurumsal bir çerçevede güçlendirilmesi, uzun vadeli stratejik ortaklığın ve aralarındaki dayanışmanın geliştirilmesi ve ekonomik entegrasyona doğru ilerlenmesi hedefine dikkat çekilen deklarasyonda, "Yüksek Düzeyli Dörtlü İşbirliği Konseyi (YDDİK)" tesis edilmesi ve bu ülkeler arasında serbest ticaret ve dolaşım alanı oluşturulmasının kararlaştırıldığı belirtildi.
YDDİK'nin, ortak çıkarlar ve ilgi alanları çerçevesinde işbirliğinin geliştirilmesi konusunda sağlam bir temel teşkil eden serbest ticaret ve vize muafiyeti alanlarındaki mevcut ikili anlaşmalar ve uygulamalar temelinde yapılacağı ifade edilerek, Türkiye'nin bu anlayışla Suriye, Ürdün ve Lübnan'la vize muafiyeti anlaşmalarını yürürlüğe koyduğu hatırlatıldı. Türkiye'nin ayrıca Suriye ve Ürdün'le serbest ticaret anlaşmaları imzaladığının da hatırlatıldığı deklarasyonda, Türkiye ile Lübnan arasında serbest ticaret anlaşmasının (STA)imzalanabilmesi için de müzakerelerin halen devam ettiği kaydedildi.
Deklarasyonda, Türkiye ve Lübnan'ın bu bağlamda iki ülke arasında STA'nın en kısa zamanda akdedilebilmesi için müzakereleri aktif bir şekilde sürdürme taahhüdünde bulundukları belirtilerek, bu hususun dörtlü sürece tam katılım sağlanması açısından gerekli olduğu vurgulandı.
Deklarasyonda, dörtlü mekanizmanın taraflar arasındaki ikili taahhütlerin yerine geçmeyeceği, bölgedeki tüm diğer kardeş ve dost ülkelerin katılımına açık olacağı belirtilerek, dörtlü konseyin koordinasyonunun dışişleri bakanları tarafından yapılacağı bildirildi.
Konsey'in yılda en az bir kez istişare amaçlı başbakanlar düzeyinde toplanacağı ve katılımcı ülkelerin ev sahipliğini dönüşümlü üstleneceği belirtildi.
Deklarasyonda, enerji, ticaret, gümrük, tarım, sağlık, yatırımlar, içişleri, su, çevre ve ulaştırma gibi alanlar ile gündeme bağlı olarak diğer alanlardan sorumlu bakanların da Konsey'e iştirak edebilecekleri ve Konsey'in işbirliğinin ortak çıkarlar çerçevesinde diğer alanlarda gelişmesine paralel olarak bu alanlardan sorumlu bakanları da içerecek şekilde geliştirilebileceği vurgulandı.
Konsey'in çalışmalarının koordinasyonunun ve toplantıların gündemlerinin nihai hale getirilmesinin katılımcı ülkelerin dışişleri bakanları tarafından yapılacağı belirtilerek, Konsey üyesi bakanların karşıtlarıyla yılda en az bir kez dörtlü formatta toplanarak, Konsey'e sunulmak üzere görev alanlarına giren alanlarda somut adımlar atılmasına yönelik eylem planları geliştirecekleri bildirildi.
Deklarasyonun ilan edilmesi sırasında Davutoğlu'nun yanı sıra Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, Ürdün Dışişleri Bakanı Nasır Cevde ve Lübnan Dışişleri Bakanı Ali Eşşami de bulundu.
DIŞİŞLERİ BAKANI DAVUTOĞLU: BU DÖRTLÜ SERBEST TİCARET, SERBEST VİZE BÖLGESİ HİÇBİR ŞEKİLDE AB'YE ALTERNATİF DEĞİLDİR
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye, Ürdün, Lübnan ve Suriye arasında ortak deklarasyon imzalanmasıyla ilgili olarak, ''Bu dörtlü serbest ticaret, serbest vize bölgesi hiçbir şekilde AB'ye alternatif değildir'' dedi.
Davutoğlu, Türk-Arap İşbirliği Forumu (TAF) Dışişleri Bakanları 3. Toplantısının sona ermesinin ardından düzenlenen basın toplantısında gazetecilerin sorularını yanıtladı.
''Türkiye, Suriye, Ürdün ve Lübnan Arasında Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi Tesis Edilmesi Hakkında Ortak Siyasi Bildirge''yi Türkiye adına imzalayan Davutoğlu, bu bildirgenin Türk-Arap Forumu çerçevesinde yapılan toplantının önemli bir semeresi olduğunu söyledi.
4 ülke arasında birkaç ay süren görüşmeler sonucunda imzalanan ortak bildirge ile tam anlamıyla serbest vize, serbest ticaretin söz konusu olacağı bir ekonomik işbirliği alanının tesis edileceğini ifade eden Davutoğlu, bunun güçlü bir siyasi irade göstergesi olduğunu ve bölgede kalıcı işbirliği ortamını da pekiştireceğini kaydetti.
Bir gazetecinin, ''Bazı Arap ülkelerinin Türkiye'nin İran ile ilişkilerinin boyutundan rahatsız olduğu yönünde haberler var'' demesi üzerine Davutoğlu, böyle bir rahatsızlığın söz konusu olmadığını söyledi.
Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa'nın, son Arap zirvesinde dile getirdiği gibi bölgeyi kuşatan yeni bir istişari işbirliği alanı kurulması konusunda Türkiye'nin de İran'ın da Arap Birliği'nin bu çağrılarına muhatap kabul edildiklerini belirten Davutoğlu, konuşmasına şöyle devam etti:
''Dolayısıyla Türkiye'nin Arap dünyası ve İran ile geliştirdiği ilişkiler birbirlerini tamamlayan ilişkilerdir. Biz bütün komşularımızla ilişkiler geliştiriyoruz. Arap dünyası ile çok ileri ilişkilerimiz var. İran ile de komşuluğumuzdan, tarihi bağlarımızdan gelen ilişkilerimiz var. Bu ilişkilerin hiçbirisi diğerini dışlayan, engelleyen veya diğerine karşı bir ilişki gibi görülemez. Tahran deklarasyonu konusunda ise Arap Birliği en başından itibaren deklarasyonun olumlu bir adım olduğu konusunda desteklerini ifade etmişlerdir. Bölgemizdeki bütün Arap ülkeleri Tahran deklarasyonunu önemli bir barış imkanı oluşturduğu konusunda Türkiye'yi ikili ilişkilerde tebrik etmişlerdir. Bizim ulaşmak istediğimiz hedef, bölgedeki halklar arasında kalıcı istikrarın, kalıcı barışın temin edilmesidir ve bunu da gerçekleştirmeye kararlıyız.''
-AB ALTERNATİFİ DEĞİL-
Dışişleri Bakanı Davutoğlu, bir gazetecinin, ''Bu oluşum bana AB'nin kuruluş dönemini hatırlattı. Acaba Türkiye AB'ye karşı alternatif bir oluşuma mı gidiyor'' sorusu üzerine, ''Bu dörtlü serbest ticaret, serbest vize bölgesi hiçbir şekilde AB'ye alternatif değildir. Onu ikame etmez. Türkiye açısından AB'ye yönelik taahhütler geçerlidir ve AB'ye tam üyelik konusunda da Türkiye kararlıdır'' diye konuştu.
Türkiye'nin, AB ile tam üyelik sürecinde bulunmasının diğer bölgelerle ilişkilerini sınırlayamayacağını, sınırlandırmaması gerektiğini vurgulayan Davutoğlu, ''Aksine bizim bu ilişkileri geliştirmemiz ileride Türkiye AB'ye üye olduğunda, hem AB'ye, hem de ilişkilerimizi geliştirdiğimiz dost ve kardeş ülkelere kazanç sağlayacaktır. Bunları birbirlerine alternatif kutuplar gibi görmek doğru değil'' dedi.
Davutoğlu, AB'nin serbest ekonomik alan oluşturma konusunda iyi bir örnek teşkil ettiğini ifade ederek, ancak AB'den çok önce, AB'nin hayallerde bile olmadığı dönemde Urfa, Halep, Şam, Beyrut ve Amman'ın tek bir bölge gibi çalıştıklarını, bu şehirlerin birbirleri ile serbest ticaret yaptıklarını ve birbirlerine serbest bir şekilde gelip gittiklerini anlattı.
Davutoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Biz şunu hayal ediyorduk, bu gerçekleşiyor; İstanbul'dan kalkan bir kişi hiçbir engelle karşılaşmadan Halep'e, Şam'a, Amman'a, Beyrut'a gidebilecektir. Aynı şekilde Beyrut'tan kalkan birisi de aynı gün Halep'e oradan Urfa'ya gidip gece de evine dönebilecektir. Amman'dan kalkan bir kişi yine hiçbir engelle karşılaşmadan Türkiye'den AB alanına geçecektir. Biz bunu her ne surette olursa olsun gerçekleştireceğiz. Yarın buna diğer dost ve kardeş ülkeler Irak, Suudi Arabistan, Mısır hangi ülke olursa olsun katıldığında alan daha da genişleyecek ve bölgemiz bir başarı hikayesine şahit olacak. Ülkelerle birbirleri ile kaynaşacak.''
-FİLİSTİN İÇİNDEKİ İHTİLAF-
Bir gazetecinin, ''Filistinlilerin içindeki ihtilafın ne şekilde çözüleceğine'' ilişkin sorusu üzerine de Bakan Davutoğlu, bu son gelişmelerin Filistinlilerin arasındaki ihtilafın bir an önce giderilmesinin elzem olduğunu gösterdiğini belirtti.
Ortaya çıkan bu yeni atmosferin, Filistinliler arasında birliğin temini konusunda da ciddi bir zemin oluşturduğuna dikkati çeken Davutoğlu, bu konuda çalışmalar yürüten ve toplantılara gelen Mısır Dışişleri Bakanı ile ikili görüşme de yaptığını bildirdi.
Davutoğlu, ''Hamas lideri Halit Meşal'in, gemilerin Türkiye'den Gazze'ye yardım götürmek üzere hareket etmesinden önce Türkiye'de bulunup bulunmadığına'' ilişkin bir soru üzerine de bu haberlerin doğru olmadığını, bunların tamamen spekülatif haberler olduğunu kaydetti.
-''İSRAİL ULUSLARARASI ALANDA HESAP VERMEK ZORUNDA''-
Yabancı bir gazetecinin, ''İsrail'e gelecek dönemde nasıl davranılması gerekmektedir. Gazze'ye ambargoyu sona erdirebilmek için somut öneri ve teklifler geldi mi'' sorusu üzerine Davutoğlu, bu konuda Türkiye'nin tutumunun gayet net, açık olduğuna dikkat çekti.
İsrail'in, uluslararası sularda, uluslararası hukuka aykırı bir şekilde saldırıda bulunduğunu ve 8 Türk, 1 Amerikan vatandaşını öldürdüğünü hatırlatan Davutoğlu, bu saldırının uluslararası zeminde mutlaka hesabının sorulması gerektiğini belirtti.
Davutoğlu, Türk ve diğer 32 millete mensup yolcuların İsrail'den Türkiye'ye getirilmesinden sonra bu konuda çalışmalarını daha da yoğunlaştırdıklarını ifade ederek, şöyle devam etti:
''Bildiğiniz gibi BM Güvenlik Konseyinin bir kararı var, bir başkanlık kararı açıklaması var. Burada uluslararası soruşturma komisyonu kurulması talep ediliyor. BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun da sayın başbakanımızı arayarak bununla ilgili bir teklifi bize iletti. Biz bu teklifi kabul ettik. İsrail tarafı henüz bu teklife cevap vermedi. Kendi ulusal soruşturmasını yapacağını söyledi. Biz kesinlikle böyle bir ulusal soruşturmayı kabul etmeyiz. Bu suç uluslararası sularda işlenmiştir ve uluslararası bir suç niteliğindedir. Dolayısıyla bütün uluslararası forumlarda bunun takipçisi olacağız. Başbakanımızın diplomasiden kastettiği bu. Ama bunun da ötesinde biz son dönemde bütün ilgili BM Güvenlik Konseyi üyeleri ile de görüşüyoruz. Gazze'ye ablukanın en kısa sürede kalkması içinde her türlü çalışmayı yapmaya kararlıyız. Gazze'den abluka kalkmadan bu tür gerginliklerin önüne de geçilemez. Dün sayın (ABD Başkanı Barack) Obama'nın bu konuda yaptığı açıklamayı da takdir ediyoruz. Başta Amerika olmak üzere bütün müttefiklerimizle bu konuyu gün be gün konuşuyoruz. İsrail bu konuda uluslararası alanda hesap vermek zorundadır. Gazze'den de abluka kalmak durumundadır.''
-DAVUTOĞLU'NUN KONUŞMASI-
Dışişleri Bakanı Davutoğlu, basın toplantısında yaptığı konuşmada da bu forumda Türkiye ile Arap dünyası arasındaki ilişkilerin daha da stratejik bir nitelik taşıması için atılabilecek adımları gözden geçirdiklerini söyledi.
Davutoğlu, şunları söyledi:
''Bugün gerçekleştirilen toplantı son derece önemli gelişmelerin bölgemizi etkilediği bir dönemde gerçekleşti. Her şeyden önce Gazze'de süren abluka dolayısıyla ciddi mahrumiyetler içindeki kardeşlerimize yardım ulaştırmak üzere harekete geçen sivil toplum kuruluşlarının içinde bulunduğu gemilere yapılan saldırı toplantımızda detayıyla tartışıldı. Arap Ligi üyesi ülkelerin dışişleri bakanları bu toplantıda Türkiye'ye desteklerini ve Türk halkının bu konuda attığı adımlara olan şükranlarını ifade ettiler.''
Saldırının hemen ardından, 2 Haziranda, Arap Birliği Bakanlar Konseyinin olağanüstü toplanarak, Türkiye ile dayanışmasını ve bu filoda vatandaşları bulunan 32 ülkeyle olan dayanışmasını açık bir şekilde vurguladığını anlatan Davutoğlu, ''Bundan sonraki süreçte İsrail'in mutlaka ve mutlaka uluslararası bir soruşturma ile bu hunharca saldırının hesabını vermesi gerektiği konusunda net bir tavır takınmışlardır'' dedi.
Bugün de her şeyden önce bu konuda Türkiye ile Arap Birliği arasında istişarelerin tam bir işbirliği içinde devam etmesi yönünde karar verdiklerini belirten Davutoğlu, Libya Dışişleri Bakanı Musa Kusa ve Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa'ya bu konudaki kararlılıklarını Arap Birliği adına vurguladıklarını, diğer muhatapların da bu konuda ülkelerinin Türkiye ile olan dayanışmalarını dile getirdiklerini söyledi.
Davutoğlu, ''Bugünlerde bölgemizde İran nükleer programı çerçevesindeki gelişmeleri, BM Güvenlik Konseyinde alınan kararı ele aldık. Bu konudaki fikirlerimizi karşılıklı olarak paylaştık. Ayrıca (Asya'da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı AİGK) CICA toplantısı vesilesiyle Türkiye'de olan (Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El) Haşimi, bakanlar toplantısına katılarak, Irak'taki son gelişmelerle ilgili bilgi verdi'' şeklinde konuştu.
Irak'ın hem Arap Birliğinin saygın bir üyesi hem de Türkiye'nin çok önemli bir komşusu olduğunu belirten Davutoğlu, "Biz Irak ile seçim sonrasında sağlıklı ve Irak'ın bütün kesimlerini kuşatan bir hükümetin kurulmasına büyük önem verdiğimizi bir kez daha vurguladık. Bu çerçevede diğer ilgili konuları da gözden geçirdik. Özellikle Filistinliler arası uzlaşma konusu başta olmak üzere. Bütün istişarelerde şunu bir kez daha gördük ki Türkiye Arap Ligi arasında kurumsallaşan ve Türkiye Arap dünyası arasındaki ilişkileri daha da pekiştiren bu forum süreci bölgemizde kalıcı barışın, istikrarın, refahın temini konusunda çok ciddi bir işbirliği ortamı oluşturmaktadır. Biz Türkiye olarak bu işbirliği ortamını geliştirecek her türlü adımı atmaya hazırız. Arap dünyasıyla ilişkilerimizi bundan sonra da geliştirme konusunda kararlıyız'' dedi.
Türk-Arap İşbirliği Forumu 3. Dışişleri Bakanları toplantısının sonunda Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından okunan ortak deklarasyonda, "Türkiye, Ürdün, Lübnan ve Suriye arasındaki ilişkilerin birbirlerine ortak tarih, kültür ve coğrafyayla emsalsiz bir şekilde bağlı olan halklarının iradesi temelinde artmakta olan siyasi diyalog, ekonomik karşılıklı bağımlılık ve kültürel etkileşim temelinde nitelendiği" bildirildi.
Mevcut işbirliğinin çok uluslu ve kurumsal bir çerçevede güçlendirilmesi, uzun vadeli stratejik ortaklığın ve aralarındaki dayanışmanın geliştirilmesi ve ekonomik entegrasyona doğru ilerlenmesi hedefine dikkat çekilen deklarasyonda, "Yüksek Düzeyli Dörtlü İşbirliği Konseyi (YDDİK)" tesis edilmesi ve bu ülkeler arasında serbest ticaret ve dolaşım alanı oluşturulmasının kararlaştırıldığı belirtildi.
YDDİK'nin, ortak çıkarlar ve ilgi alanları çerçevesinde işbirliğinin geliştirilmesi konusunda sağlam bir temel teşkil eden serbest ticaret ve vize muafiyeti alanlarındaki mevcut ikili anlaşmalar ve uygulamalar temelinde yapılacağı ifade edilerek, Türkiye'nin bu anlayışla Suriye, Ürdün ve Lübnan'la vize muafiyeti anlaşmalarını yürürlüğe koyduğu hatırlatıldı. Türkiye'nin ayrıca Suriye ve Ürdün'le serbest ticaret anlaşmaları imzaladığının da hatırlatıldığı deklarasyonda, Türkiye ile Lübnan arasında serbest ticaret anlaşmasının (STA)imzalanabilmesi için de müzakerelerin halen devam ettiği kaydedildi.
Deklarasyonda, Türkiye ve Lübnan'ın bu bağlamda iki ülke arasında STA'nın en kısa zamanda akdedilebilmesi için müzakereleri aktif bir şekilde sürdürme taahhüdünde bulundukları belirtilerek, bu hususun dörtlü sürece tam katılım sağlanması açısından gerekli olduğu vurgulandı.
Deklarasyonda, dörtlü mekanizmanın taraflar arasındaki ikili taahhütlerin yerine geçmeyeceği, bölgedeki tüm diğer kardeş ve dost ülkelerin katılımına açık olacağı belirtilerek, dörtlü konseyin koordinasyonunun dışişleri bakanları tarafından yapılacağı bildirildi.
Konsey'in yılda en az bir kez istişare amaçlı başbakanlar düzeyinde toplanacağı ve katılımcı ülkelerin ev sahipliğini dönüşümlü üstleneceği belirtildi.
Deklarasyonda, enerji, ticaret, gümrük, tarım, sağlık, yatırımlar, içişleri, su, çevre ve ulaştırma gibi alanlar ile gündeme bağlı olarak diğer alanlardan sorumlu bakanların da Konsey'e iştirak edebilecekleri ve Konsey'in işbirliğinin ortak çıkarlar çerçevesinde diğer alanlarda gelişmesine paralel olarak bu alanlardan sorumlu bakanları da içerecek şekilde geliştirilebileceği vurgulandı.
Konsey'in çalışmalarının koordinasyonunun ve toplantıların gündemlerinin nihai hale getirilmesinin katılımcı ülkelerin dışişleri bakanları tarafından yapılacağı belirtilerek, Konsey üyesi bakanların karşıtlarıyla yılda en az bir kez dörtlü formatta toplanarak, Konsey'e sunulmak üzere görev alanlarına giren alanlarda somut adımlar atılmasına yönelik eylem planları geliştirecekleri bildirildi.
Deklarasyonun ilan edilmesi sırasında Davutoğlu'nun yanı sıra Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, Ürdün Dışişleri Bakanı Nasır Cevde ve Lübnan Dışişleri Bakanı Ali Eşşami de bulundu.
DIŞİŞLERİ BAKANI DAVUTOĞLU: BU DÖRTLÜ SERBEST TİCARET, SERBEST VİZE BÖLGESİ HİÇBİR ŞEKİLDE AB'YE ALTERNATİF DEĞİLDİR
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Türkiye, Ürdün, Lübnan ve Suriye arasında ortak deklarasyon imzalanmasıyla ilgili olarak, ''Bu dörtlü serbest ticaret, serbest vize bölgesi hiçbir şekilde AB'ye alternatif değildir'' dedi.
Davutoğlu, Türk-Arap İşbirliği Forumu (TAF) Dışişleri Bakanları 3. Toplantısının sona ermesinin ardından düzenlenen basın toplantısında gazetecilerin sorularını yanıtladı.
''Türkiye, Suriye, Ürdün ve Lübnan Arasında Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi Tesis Edilmesi Hakkında Ortak Siyasi Bildirge''yi Türkiye adına imzalayan Davutoğlu, bu bildirgenin Türk-Arap Forumu çerçevesinde yapılan toplantının önemli bir semeresi olduğunu söyledi.
4 ülke arasında birkaç ay süren görüşmeler sonucunda imzalanan ortak bildirge ile tam anlamıyla serbest vize, serbest ticaretin söz konusu olacağı bir ekonomik işbirliği alanının tesis edileceğini ifade eden Davutoğlu, bunun güçlü bir siyasi irade göstergesi olduğunu ve bölgede kalıcı işbirliği ortamını da pekiştireceğini kaydetti.
Bir gazetecinin, ''Bazı Arap ülkelerinin Türkiye'nin İran ile ilişkilerinin boyutundan rahatsız olduğu yönünde haberler var'' demesi üzerine Davutoğlu, böyle bir rahatsızlığın söz konusu olmadığını söyledi.
Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa'nın, son Arap zirvesinde dile getirdiği gibi bölgeyi kuşatan yeni bir istişari işbirliği alanı kurulması konusunda Türkiye'nin de İran'ın da Arap Birliği'nin bu çağrılarına muhatap kabul edildiklerini belirten Davutoğlu, konuşmasına şöyle devam etti:
''Dolayısıyla Türkiye'nin Arap dünyası ve İran ile geliştirdiği ilişkiler birbirlerini tamamlayan ilişkilerdir. Biz bütün komşularımızla ilişkiler geliştiriyoruz. Arap dünyası ile çok ileri ilişkilerimiz var. İran ile de komşuluğumuzdan, tarihi bağlarımızdan gelen ilişkilerimiz var. Bu ilişkilerin hiçbirisi diğerini dışlayan, engelleyen veya diğerine karşı bir ilişki gibi görülemez. Tahran deklarasyonu konusunda ise Arap Birliği en başından itibaren deklarasyonun olumlu bir adım olduğu konusunda desteklerini ifade etmişlerdir. Bölgemizdeki bütün Arap ülkeleri Tahran deklarasyonunu önemli bir barış imkanı oluşturduğu konusunda Türkiye'yi ikili ilişkilerde tebrik etmişlerdir. Bizim ulaşmak istediğimiz hedef, bölgedeki halklar arasında kalıcı istikrarın, kalıcı barışın temin edilmesidir ve bunu da gerçekleştirmeye kararlıyız.''
-AB ALTERNATİFİ DEĞİL-
Dışişleri Bakanı Davutoğlu, bir gazetecinin, ''Bu oluşum bana AB'nin kuruluş dönemini hatırlattı. Acaba Türkiye AB'ye karşı alternatif bir oluşuma mı gidiyor'' sorusu üzerine, ''Bu dörtlü serbest ticaret, serbest vize bölgesi hiçbir şekilde AB'ye alternatif değildir. Onu ikame etmez. Türkiye açısından AB'ye yönelik taahhütler geçerlidir ve AB'ye tam üyelik konusunda da Türkiye kararlıdır'' diye konuştu.
Türkiye'nin, AB ile tam üyelik sürecinde bulunmasının diğer bölgelerle ilişkilerini sınırlayamayacağını, sınırlandırmaması gerektiğini vurgulayan Davutoğlu, ''Aksine bizim bu ilişkileri geliştirmemiz ileride Türkiye AB'ye üye olduğunda, hem AB'ye, hem de ilişkilerimizi geliştirdiğimiz dost ve kardeş ülkelere kazanç sağlayacaktır. Bunları birbirlerine alternatif kutuplar gibi görmek doğru değil'' dedi.
Davutoğlu, AB'nin serbest ekonomik alan oluşturma konusunda iyi bir örnek teşkil ettiğini ifade ederek, ancak AB'den çok önce, AB'nin hayallerde bile olmadığı dönemde Urfa, Halep, Şam, Beyrut ve Amman'ın tek bir bölge gibi çalıştıklarını, bu şehirlerin birbirleri ile serbest ticaret yaptıklarını ve birbirlerine serbest bir şekilde gelip gittiklerini anlattı.
Davutoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Biz şunu hayal ediyorduk, bu gerçekleşiyor; İstanbul'dan kalkan bir kişi hiçbir engelle karşılaşmadan Halep'e, Şam'a, Amman'a, Beyrut'a gidebilecektir. Aynı şekilde Beyrut'tan kalkan birisi de aynı gün Halep'e oradan Urfa'ya gidip gece de evine dönebilecektir. Amman'dan kalkan bir kişi yine hiçbir engelle karşılaşmadan Türkiye'den AB alanına geçecektir. Biz bunu her ne surette olursa olsun gerçekleştireceğiz. Yarın buna diğer dost ve kardeş ülkeler Irak, Suudi Arabistan, Mısır hangi ülke olursa olsun katıldığında alan daha da genişleyecek ve bölgemiz bir başarı hikayesine şahit olacak. Ülkelerle birbirleri ile kaynaşacak.''
-FİLİSTİN İÇİNDEKİ İHTİLAF-
Bir gazetecinin, ''Filistinlilerin içindeki ihtilafın ne şekilde çözüleceğine'' ilişkin sorusu üzerine de Bakan Davutoğlu, bu son gelişmelerin Filistinlilerin arasındaki ihtilafın bir an önce giderilmesinin elzem olduğunu gösterdiğini belirtti.
Ortaya çıkan bu yeni atmosferin, Filistinliler arasında birliğin temini konusunda da ciddi bir zemin oluşturduğuna dikkati çeken Davutoğlu, bu konuda çalışmalar yürüten ve toplantılara gelen Mısır Dışişleri Bakanı ile ikili görüşme de yaptığını bildirdi.
Davutoğlu, ''Hamas lideri Halit Meşal'in, gemilerin Türkiye'den Gazze'ye yardım götürmek üzere hareket etmesinden önce Türkiye'de bulunup bulunmadığına'' ilişkin bir soru üzerine de bu haberlerin doğru olmadığını, bunların tamamen spekülatif haberler olduğunu kaydetti.
-''İSRAİL ULUSLARARASI ALANDA HESAP VERMEK ZORUNDA''-
Yabancı bir gazetecinin, ''İsrail'e gelecek dönemde nasıl davranılması gerekmektedir. Gazze'ye ambargoyu sona erdirebilmek için somut öneri ve teklifler geldi mi'' sorusu üzerine Davutoğlu, bu konuda Türkiye'nin tutumunun gayet net, açık olduğuna dikkat çekti.
İsrail'in, uluslararası sularda, uluslararası hukuka aykırı bir şekilde saldırıda bulunduğunu ve 8 Türk, 1 Amerikan vatandaşını öldürdüğünü hatırlatan Davutoğlu, bu saldırının uluslararası zeminde mutlaka hesabının sorulması gerektiğini belirtti.
Davutoğlu, Türk ve diğer 32 millete mensup yolcuların İsrail'den Türkiye'ye getirilmesinden sonra bu konuda çalışmalarını daha da yoğunlaştırdıklarını ifade ederek, şöyle devam etti:
''Bildiğiniz gibi BM Güvenlik Konseyinin bir kararı var, bir başkanlık kararı açıklaması var. Burada uluslararası soruşturma komisyonu kurulması talep ediliyor. BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun da sayın başbakanımızı arayarak bununla ilgili bir teklifi bize iletti. Biz bu teklifi kabul ettik. İsrail tarafı henüz bu teklife cevap vermedi. Kendi ulusal soruşturmasını yapacağını söyledi. Biz kesinlikle böyle bir ulusal soruşturmayı kabul etmeyiz. Bu suç uluslararası sularda işlenmiştir ve uluslararası bir suç niteliğindedir. Dolayısıyla bütün uluslararası forumlarda bunun takipçisi olacağız. Başbakanımızın diplomasiden kastettiği bu. Ama bunun da ötesinde biz son dönemde bütün ilgili BM Güvenlik Konseyi üyeleri ile de görüşüyoruz. Gazze'ye ablukanın en kısa sürede kalkması içinde her türlü çalışmayı yapmaya kararlıyız. Gazze'den abluka kalkmadan bu tür gerginliklerin önüne de geçilemez. Dün sayın (ABD Başkanı Barack) Obama'nın bu konuda yaptığı açıklamayı da takdir ediyoruz. Başta Amerika olmak üzere bütün müttefiklerimizle bu konuyu gün be gün konuşuyoruz. İsrail bu konuda uluslararası alanda hesap vermek zorundadır. Gazze'den de abluka kalmak durumundadır.''
-DAVUTOĞLU'NUN KONUŞMASI-
Dışişleri Bakanı Davutoğlu, basın toplantısında yaptığı konuşmada da bu forumda Türkiye ile Arap dünyası arasındaki ilişkilerin daha da stratejik bir nitelik taşıması için atılabilecek adımları gözden geçirdiklerini söyledi.
Davutoğlu, şunları söyledi:
''Bugün gerçekleştirilen toplantı son derece önemli gelişmelerin bölgemizi etkilediği bir dönemde gerçekleşti. Her şeyden önce Gazze'de süren abluka dolayısıyla ciddi mahrumiyetler içindeki kardeşlerimize yardım ulaştırmak üzere harekete geçen sivil toplum kuruluşlarının içinde bulunduğu gemilere yapılan saldırı toplantımızda detayıyla tartışıldı. Arap Ligi üyesi ülkelerin dışişleri bakanları bu toplantıda Türkiye'ye desteklerini ve Türk halkının bu konuda attığı adımlara olan şükranlarını ifade ettiler.''
Saldırının hemen ardından, 2 Haziranda, Arap Birliği Bakanlar Konseyinin olağanüstü toplanarak, Türkiye ile dayanışmasını ve bu filoda vatandaşları bulunan 32 ülkeyle olan dayanışmasını açık bir şekilde vurguladığını anlatan Davutoğlu, ''Bundan sonraki süreçte İsrail'in mutlaka ve mutlaka uluslararası bir soruşturma ile bu hunharca saldırının hesabını vermesi gerektiği konusunda net bir tavır takınmışlardır'' dedi.
Bugün de her şeyden önce bu konuda Türkiye ile Arap Birliği arasında istişarelerin tam bir işbirliği içinde devam etmesi yönünde karar verdiklerini belirten Davutoğlu, Libya Dışişleri Bakanı Musa Kusa ve Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa'ya bu konudaki kararlılıklarını Arap Birliği adına vurguladıklarını, diğer muhatapların da bu konuda ülkelerinin Türkiye ile olan dayanışmalarını dile getirdiklerini söyledi.
Davutoğlu, ''Bugünlerde bölgemizde İran nükleer programı çerçevesindeki gelişmeleri, BM Güvenlik Konseyinde alınan kararı ele aldık. Bu konudaki fikirlerimizi karşılıklı olarak paylaştık. Ayrıca (Asya'da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı AİGK) CICA toplantısı vesilesiyle Türkiye'de olan (Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El) Haşimi, bakanlar toplantısına katılarak, Irak'taki son gelişmelerle ilgili bilgi verdi'' şeklinde konuştu.
Irak'ın hem Arap Birliğinin saygın bir üyesi hem de Türkiye'nin çok önemli bir komşusu olduğunu belirten Davutoğlu, "Biz Irak ile seçim sonrasında sağlıklı ve Irak'ın bütün kesimlerini kuşatan bir hükümetin kurulmasına büyük önem verdiğimizi bir kez daha vurguladık. Bu çerçevede diğer ilgili konuları da gözden geçirdik. Özellikle Filistinliler arası uzlaşma konusu başta olmak üzere. Bütün istişarelerde şunu bir kez daha gördük ki Türkiye Arap Ligi arasında kurumsallaşan ve Türkiye Arap dünyası arasındaki ilişkileri daha da pekiştiren bu forum süreci bölgemizde kalıcı barışın, istikrarın, refahın temini konusunda çok ciddi bir işbirliği ortamı oluşturmaktadır. Biz Türkiye olarak bu işbirliği ortamını geliştirecek her türlü adımı atmaya hazırız. Arap dünyasıyla ilişkilerimizi bundan sonra da geliştirme konusunda kararlıyız'' dedi.
GÖZ KAPAKLARI
"Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona Ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz? " (Secde Suresi, 9)
Gözler vücudun dış dünyaya açılan pencerelerinden birisidir. Bu hayati organların korunması ve bakımı mükemmel bir tasarıma sahip olan göz kapakları sayesinde gerçekleşmektedir. Göz kapaklarının görevi, göz küresini korumakla birlikte "konjonktiva" ve "kornea"yı her an belli bir nem oranında tutmaktır. Göz kapaklarının iç kısmında bulunan konjonktiva adlı katmanın damarları, uykuda oksijen alamayan gözün dış tabakasını besler.
Gerektiği zaman göz yuvasının üstünü tamamen ve sıkıca örtebilen göz kapağının derisi, vücudun diğer kısımlarına göre çok daha incedir. Göz kapağı derisinin alt tabakası yağsız ve çok gevşektir, kan bu bölgede kolay toplanır. Eğer göz kapağının derisi kalın ve yağlı bir yapıya sahip olsaydı, gözlerin açılıp kapanması oldukça zor bir işlem olurdu.
Herkes gün içinde hiç farkında olmadan binlerce kez gözlerini kırpar. Bu hareket istem dışı olarak yapılır ve bu sayede gözler yoğun ışık temasından ve yabancı maddelerden korunur. İşlemin otomatik olarak yapılması da çoğu insanın farkında olmadığı bir nimettir.
Bu temizlenme otomatik olarak yapılmasaydı ne olurdu? Böyle bir durumda insan göz kırpmayı yalnızca gözünün içinde rahatsız edici miktarda pislik biriktiğinde hatırlardı. Bu da gözün mikrop kapmasına neden olurdu. Gözler tamamen temizlenemediğinden puslu, bulanık bir görüntü meydana gelirdi. Göz kırpmak büyük bir sorun olur, insan gün boyunca sürekli göz kırpmayı unutmamaya konsantre olmak zorunda kalırdı.
Antiseptik Göz Sıvıları
Her birkaç saniyede bir göz kırpıldığında göz kapakları tıpkı araba camı silecekleri gibi gözleri sulandırır, pislikleri temizler. Uyku sırasında ise göz kapakları kapalı olduğu için gözler kurumaya karşı otomatik olarak korunur.
Göz kapağı, kavisli göz yapısının üstüne kusursuz olarak oturan bir mekanizmadır. Bu mükemmel uyum sayesinde, göz kapağının açılıp kapanması esnasında gözün ön yüzeyinde temas edilmeyen hiçbir nokta kalmaz. Göz kapağı, gözü bu şekilde kusursuz olarak sarmasaydı, kalan boşluklardaki yabancı maddelerin temizlenmesi mümkün olmayacaktı.
Açılıp kapanma esnasında, göz kapağının içinde bulunan özel bir bezden (meibomius bezi) salgılanan yağlı bir salgı kapakların birbirlerine yapışmalarını engeller ve göz kapaklarının kaymasını kolaylaştırır. (Harun Yahya, Gözdeki Mucize)
Göz kapağının uyurken kapalı durması da çok önemlidir. Eğer göz kapağı uyurken kapanmasaydı, uyumak insan için son derece zor bir işlem haline gelecekti. Uyuyabilmek için karanlık bir odaya ihtiyaç olacak, gündüzleri hiç uyunamayacaktı. Uyku esnasında açık kalan gözler ise her türlü dış etkiye karşı savunmasız kalacaklardı.
Erken Uyarı Sistemi
Göz, mevcut bir erken uyarı sistemi sayesinde tehlikelerden korunur. Bu sistemin temel prensibi; göze yönelik bir tehdit karşısında, gözün etrafında ya da üzerinde bulunan sinirlerin göz kapağını devreye sokmasıdır. Bu sinirler göz kapağını çalıştıran kasları uyarırlar.
Göz kapaklarının kapanıp açılmasından sorumlu farklı kas çeşitleri vardır. Bu kaslara bağımlı olarak göz kapaklarının hareketi üç şekilde olur:
Düzenli göz kırpma,
Refleks olarak kapanma,
İsteğe bağlı olarak kapanma.
Koşullara göre göz kırpma:
Göz kırpma hava ile temas halinde yaşayan ve göz kapağı bulunan omurgalılara ait bir özelliktir. Dakikada yaklaşık 10-20 kere istemsiz olarak kapanır. Sürekli okuma, dikkat yoğunlaştırma ya da havadaki nemin artması gibi etmenler göz kırpmayı azaltır. Sıcaklığın veya ışığın artması gibi etkenler ise göz kırpmayı artırıcı rol oynar. Bu sayede gözün temizliği, insanı meşgul etmeyen otomatik bir sistemle sağlanmış olur.
Refleks Olarak Kapanma
Refleksler insanın çeşitli dış uyaranlara, irade dışında ve çok kısa bir süre içinde verdiği tepkilerdir. Gerekli durumlarda göz kapağını da harekete geçiren bu refleks mekanizması, tehlikelere karşı bir sigorta görevi görür. Korneaya, kirpiklere, hızlıca kaşların ortasına ya da alna dokunma göz kapağını uyaran refleksin oluşmasına neden olur.
Eğer göz kırpma refleksini meydana getiren sinir ağı incelenirse, bu ağın ne kadar incelikle planlanmış bir yapıya sahip olduğu açıkça görülür. Çünkü yukarıda belirtilen her refleks için göz kapağına taşınan uyarılar farklı sinir yollarından geçmektedir. Yani gözün etrafı çok sayıda erken uyarı sistemiyle donatılmıştır.
Beyin, çok kısa sürede gelen bu uyarıları değerlendirir ve ilgili kaslara sinir uyarılarının gitmesini sağlar. Bu işlemler sırasında sinir uyarıları yollarını hiç şaşırmadan saniyenin binde biri kadar kısa bir süre içinde beyne ulaşırlar. Beyinden gelen emir sonucunda göz kapağı, gözü yabancı maddelerden korumak veya silecek görevini yerine getirebilmek için tam zamanında kapanır. Mevcut tehlikenin anında tanınması, farklı durumlara ait reflekslerin ayrı sinir yollarından, birbirine karıştırılmadan sinyal olarak ulaştırılması son derece karmaşık işlemlerdir. İnsan, çevresinde devamlı olarak değişen şartlar karşısında hayatını devam ettirebilmek için, dışarıda olup biten olaylardan tam zamanında haberdar olmalıdır. Bu yüzden göz kırpma işlemi insanın dış dünyayı algılamasını engellemeyecek kadar kısa bir süre içinde gerçekleşir. Eğer bu işlem uzun sürseydi çok büyük tehlikeler söz konusu olabilir insan gözünü kırpma işlemi ile meşgul olduğu bir anda belki de üzerine gelen bir kamyonu fark edip kaçmaya fırsat bulamayabilirdi. Burada birkaç özelliğine yer verdiğimiz gözlerimiz Rabbimiz'in üstün sanatını görmemize ve sürekli şükretmemize vesile olan en büyük nimetlerdendir
Gözler vücudun dış dünyaya açılan pencerelerinden birisidir. Bu hayati organların korunması ve bakımı mükemmel bir tasarıma sahip olan göz kapakları sayesinde gerçekleşmektedir. Göz kapaklarının görevi, göz küresini korumakla birlikte "konjonktiva" ve "kornea"yı her an belli bir nem oranında tutmaktır. Göz kapaklarının iç kısmında bulunan konjonktiva adlı katmanın damarları, uykuda oksijen alamayan gözün dış tabakasını besler.
Gerektiği zaman göz yuvasının üstünü tamamen ve sıkıca örtebilen göz kapağının derisi, vücudun diğer kısımlarına göre çok daha incedir. Göz kapağı derisinin alt tabakası yağsız ve çok gevşektir, kan bu bölgede kolay toplanır. Eğer göz kapağının derisi kalın ve yağlı bir yapıya sahip olsaydı, gözlerin açılıp kapanması oldukça zor bir işlem olurdu.
Herkes gün içinde hiç farkında olmadan binlerce kez gözlerini kırpar. Bu hareket istem dışı olarak yapılır ve bu sayede gözler yoğun ışık temasından ve yabancı maddelerden korunur. İşlemin otomatik olarak yapılması da çoğu insanın farkında olmadığı bir nimettir.
Bu temizlenme otomatik olarak yapılmasaydı ne olurdu? Böyle bir durumda insan göz kırpmayı yalnızca gözünün içinde rahatsız edici miktarda pislik biriktiğinde hatırlardı. Bu da gözün mikrop kapmasına neden olurdu. Gözler tamamen temizlenemediğinden puslu, bulanık bir görüntü meydana gelirdi. Göz kırpmak büyük bir sorun olur, insan gün boyunca sürekli göz kırpmayı unutmamaya konsantre olmak zorunda kalırdı.
Antiseptik Göz Sıvıları
Her birkaç saniyede bir göz kırpıldığında göz kapakları tıpkı araba camı silecekleri gibi gözleri sulandırır, pislikleri temizler. Uyku sırasında ise göz kapakları kapalı olduğu için gözler kurumaya karşı otomatik olarak korunur.
Göz kapağı, kavisli göz yapısının üstüne kusursuz olarak oturan bir mekanizmadır. Bu mükemmel uyum sayesinde, göz kapağının açılıp kapanması esnasında gözün ön yüzeyinde temas edilmeyen hiçbir nokta kalmaz. Göz kapağı, gözü bu şekilde kusursuz olarak sarmasaydı, kalan boşluklardaki yabancı maddelerin temizlenmesi mümkün olmayacaktı.
Açılıp kapanma esnasında, göz kapağının içinde bulunan özel bir bezden (meibomius bezi) salgılanan yağlı bir salgı kapakların birbirlerine yapışmalarını engeller ve göz kapaklarının kaymasını kolaylaştırır. (Harun Yahya, Gözdeki Mucize)
Göz kapağının uyurken kapalı durması da çok önemlidir. Eğer göz kapağı uyurken kapanmasaydı, uyumak insan için son derece zor bir işlem haline gelecekti. Uyuyabilmek için karanlık bir odaya ihtiyaç olacak, gündüzleri hiç uyunamayacaktı. Uyku esnasında açık kalan gözler ise her türlü dış etkiye karşı savunmasız kalacaklardı.
Erken Uyarı Sistemi
Göz, mevcut bir erken uyarı sistemi sayesinde tehlikelerden korunur. Bu sistemin temel prensibi; göze yönelik bir tehdit karşısında, gözün etrafında ya da üzerinde bulunan sinirlerin göz kapağını devreye sokmasıdır. Bu sinirler göz kapağını çalıştıran kasları uyarırlar.
Göz kapaklarının kapanıp açılmasından sorumlu farklı kas çeşitleri vardır. Bu kaslara bağımlı olarak göz kapaklarının hareketi üç şekilde olur:
Düzenli göz kırpma,
Refleks olarak kapanma,
İsteğe bağlı olarak kapanma.
Koşullara göre göz kırpma:
Göz kırpma hava ile temas halinde yaşayan ve göz kapağı bulunan omurgalılara ait bir özelliktir. Dakikada yaklaşık 10-20 kere istemsiz olarak kapanır. Sürekli okuma, dikkat yoğunlaştırma ya da havadaki nemin artması gibi etmenler göz kırpmayı azaltır. Sıcaklığın veya ışığın artması gibi etkenler ise göz kırpmayı artırıcı rol oynar. Bu sayede gözün temizliği, insanı meşgul etmeyen otomatik bir sistemle sağlanmış olur.
Refleks Olarak Kapanma
Refleksler insanın çeşitli dış uyaranlara, irade dışında ve çok kısa bir süre içinde verdiği tepkilerdir. Gerekli durumlarda göz kapağını da harekete geçiren bu refleks mekanizması, tehlikelere karşı bir sigorta görevi görür. Korneaya, kirpiklere, hızlıca kaşların ortasına ya da alna dokunma göz kapağını uyaran refleksin oluşmasına neden olur.
Eğer göz kırpma refleksini meydana getiren sinir ağı incelenirse, bu ağın ne kadar incelikle planlanmış bir yapıya sahip olduğu açıkça görülür. Çünkü yukarıda belirtilen her refleks için göz kapağına taşınan uyarılar farklı sinir yollarından geçmektedir. Yani gözün etrafı çok sayıda erken uyarı sistemiyle donatılmıştır.
Beyin, çok kısa sürede gelen bu uyarıları değerlendirir ve ilgili kaslara sinir uyarılarının gitmesini sağlar. Bu işlemler sırasında sinir uyarıları yollarını hiç şaşırmadan saniyenin binde biri kadar kısa bir süre içinde beyne ulaşırlar. Beyinden gelen emir sonucunda göz kapağı, gözü yabancı maddelerden korumak veya silecek görevini yerine getirebilmek için tam zamanında kapanır. Mevcut tehlikenin anında tanınması, farklı durumlara ait reflekslerin ayrı sinir yollarından, birbirine karıştırılmadan sinyal olarak ulaştırılması son derece karmaşık işlemlerdir. İnsan, çevresinde devamlı olarak değişen şartlar karşısında hayatını devam ettirebilmek için, dışarıda olup biten olaylardan tam zamanında haberdar olmalıdır. Bu yüzden göz kırpma işlemi insanın dış dünyayı algılamasını engellemeyecek kadar kısa bir süre içinde gerçekleşir. Eğer bu işlem uzun sürseydi çok büyük tehlikeler söz konusu olabilir insan gözünü kırpma işlemi ile meşgul olduğu bir anda belki de üzerine gelen bir kamyonu fark edip kaçmaya fırsat bulamayabilirdi. Burada birkaç özelliğine yer verdiğimiz gözlerimiz Rabbimiz'in üstün sanatını görmemize ve sürekli şükretmemize vesile olan en büyük nimetlerdendir
Stres ve Sıkıntı Kalbe Olumsuz Etki Eder
Allah, “öğüt ve hatırlatma” olarak indirdiği Kuran’la insanlara, kendileri için “seçip beğendiği” (Maide Suresi, 3) dini bildirmekte, ayetlerle onlara kurtuluş yolunu göstermektedir.
İnsanlar ancak Allah’ın kendileri için en uygun yaşam şekli olarak belirlediği hayatı yaşayarak ve Allah’ın emir ve tavsiyelerine uyarak dünya hayatında mutlu ve huzurlu olabilirler. Nitekim Müslümanlar iman ettikleri ve Allah’ın emir ve tavsiyeleri doğrultusunda yaşadıkları için bütün hayatlarını huzur ve rahatlık içinde geçirirler. İman etmeyen ve Kuran ahlakından yüz çeviren insanlar ise hiçbir zaman gerçek anlamda mutlu olamazlar. Zira bir insanın mutlu olabilmesi için öncelikle vicdanen rahat olması, sıkıntı içinde yaşamasına sebep olacak bir durum içinde bulunmaması gerekir. Vicdanın rahat olması da yalnızca iman etmek ve Allah’ın emrettiği ahlakı yaşamakla mümkündür.
Allah insanın kalp rahatlığını ve gerçek huzuru yalnızca Allah'a imanla elde edebileceğini bir ayetinde şöyle bildirmektedir:
Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur. (Rad Suresi, 28)
Ayetten de anlaşıldığı gibi, Allah’ı anmayan inkarcıların kalpleri hiçbir şekilde tatmin bulmaz ve ne yaparlarsa yapsınlar gerçek huzur ve mutluluğu yakalayamazlar. Aksine tüm hayatlarını stres, sıkıntı, üzüntü ve kaygı içinde geçirirler.
Kaygı, stres ve sıkıntı kalp krizi riskini arttırır
İman etmeyenlerin kendi aralarında yaşadıkları öfke, korku, güvensizlik, umutsuzluk, endişe dolu stresli ve sıkıntılı hayat kalplerini ve aynı zamanda tüm bedenlerini çok yorar, vücutlarındaki denge bozulur ve bedenlerinde oluşan gerilim karşısında vücutları tepki göstererek alarma geçer. İşte bu durumun yol açtığı en önemli hastalıklardan biri de kalp krizidir.
Her şeyi kendine dert edinen, her olayda üzüntüye ve öfkeye kapılacak bir yön bulan, tüm hayatlarını endişe ve karamsarlık içinde yaşayan insanlar kalp krizi geçirme riskiyle birinci dereceden karşı karşıyadırlar. Bilimsel bulgular stres, endişe, öfke gibi duyguların kalp krizinde çok önemli rol oynadığını ortaya koymakta, dünyada ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer alan kalp damar hastalıklarına yol açan önemli unsurlardan birinin stres ve sıkıntılar olduğunu kaydetmektedir. Uzmanlar endişeli, telaşlı, sinirli, öfkeli, agresif, rekabetçi insanların kalp krizi oranlarının, bu davranışları daha az gösteren insanlardan daha fazla olduğunu belirtmekte, stres derecesi ne kadar yüksek ise kandaki akyuvarların tepkisinin o kadar zayıfladığını ifade etmektedirler.
Müslümanlar Allah’a güvenip dayanırlar ve hiçbir olay karşısında sıkıntıya kapılmazlar
İman edenler Allah’a tevekkül ettikleri ve hiçbir olay karşısında paniğe, üzüntüye, ümitsizliğe kapılmadıkları için bedenen de sağlıklı ve zinde kalırlar. Allah'a güvenip dayanmalarının, başlarına gelen her şeyi Allah’tan bir hayır olarak değerlendirmelerinin etkisi genel beden sağlıklarına da olumlu olarak yansır. Onların da hastalıkları olur, onlar da yaşlanırlar, ama hastalıkları ya da yaşlanmaları stres ve sıkıntıların yol açtığı manevi çöküntüden kaynaklanmaz.
Müslümanların başlarına gelene güzel gözle bakmaları ve hiçbir şeyden paniğe ve karamsarlığa kapılmamaları Allah’a olan sevgilerinin ve bağlılıklarının bir göstergesidir. Onlar Allah’ın yarattığı her şeyde kendileri için bir güzellik olduğunu bilir, her işlerinde Allah’ı dost ve vekil edinir, O’na sığınırlar. Nitekim Allah tüm insanlığa göndermiş olduğu Kuran’da vekil olarak Kendisinin yeteceğini, her şeyin Kendi kontrolünde olduğunu bildirmiş, insanlara kadere teslim olmayı ve tevekküllü davranmayı öğüt vererek kaygıdan, endişeden, paniğe, sıkıntıya kapılmaktan onları men etmiştir. Bu konuda Kuran’da çok fazla ayet bulunmaktadır. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:
Allah'a tevekkül et; vekil olarak Allah yeter. (Ahzab Suresi, 3)
De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim Mevlamızdır. Ve mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)
Allah bir ayetinde de Peygamberimiz (sav)'e sıkıntıya düşmemesi için tavsiyede bulunmaktadır:
Bir Kitap'tır ki onunla uyarman için ve mü'minlere bir öğüt olmak üzere sana indirildi. Öyleyse bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın. (Araf Suresi, 2)
Bir başka ayetinde de Allah Peygamberimiz (sav)'e, onun yalnızca Kuran ahlakını tebliğden sorumlu olduğunu ve hidayeti verecek olanın ancak Kendisi olduğunu hatırlatmakta, bu nedenle insanlar hiyadet bulmadığında kendisini üzmemesini ona tavsiye etmektedir:
Onlar mü'min olmayacaklar diye neredeyse kendini kahredeceksin (öyle mi?) (Şuara Suresi, 3)
Gerçek şu ki, sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir; O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir. (Kasas Suresi, 56)
Allah insanları her şart ve olayda tevekküllü olmaya, her şeye hayır gözüyle bakmaya, gerçekleşen her şeyin Allah’tan olduğunu bilerek yaşamaya çağırmakta, kalpte sıkıntı duymaktan, üzülmekten, gereksiz yere endişeye kapılmaktan onları men etmektedir.
Stres ve sıkıntı pek çok hastalığa yol açmaktadır
Her şeyde strese ve karamsarlığa kapılan insanlar bu davranışlarıyla kendilerini maddi ve manevi zarara uğratırlar. Kalp rahatsızlıklarının yanı sıra strese bağlı olarak ortaya çıkan rahatsızlıkların başlıcaları; tansiyon hastalıkları, migren, bazı kemik hastalıkları, böbrek dengesizliği, solunum bozuklukları, alerjiler, beyinde büyüme meydana gelmesi gibi sorunlardır. Uzmanlar stresin yıkıcı etkilerinden korunmak için sakin ve dengeli bir yapıya, rahat, huzurlu, güvenli ve kaygıdan uzak bir ruh haline sahip olunması gerektiğini ifade etmektedirler. Huzurlu, dengeli ve rahat bir psikoloji ise, ancak Allah’a ve Allah’ın şiarlarına olan gönülden bağlılıkla ve Kuran ahlakının eksiksiz yaşanmasıyla mümkündür.
Hz. İsa'nın Allah'a dua etmesi
Biraz ileriye giderek yüzüstü yere kapandı, duaya koyuldu... (Matta, 26/39)
… gözlerini göğe dikerek şükran duasını yaptı... (Matta, 14/19)
Halkı salıverdikten sonra dua etmek için tek başına dağa çıktı… (Matta, 14/23)
Sabah çok erkenden, ortalık henüz ağarmadan İsa kalktı, evden çıkıp ıssız bir yere gitti, orada dua etmeye başladı. (Markos, 1/35)
Onları uğurladıktan sonra, dua etmek için dağa çıktı. (Markos, 6/46)
İsa öğrencilerine, "Ben dua ederken siz burada oturun" dedi. (Markos, 14/32)
O günlerde İsa, dua etmek için dağa çıktı ve bütün geceyi Allah'a dua ederek geçirdi. (Luka, 6/12)
İsa bir yerde dua ediyordu… (Luka, 11/1)
... Ben, imanını yitirmeyesin diye senin için dua ettim… (Luka, 22/32)
… gözlerini göğe dikerek şükran duasını yaptı... (Matta, 14/19)
Halkı salıverdikten sonra dua etmek için tek başına dağa çıktı… (Matta, 14/23)
Sabah çok erkenden, ortalık henüz ağarmadan İsa kalktı, evden çıkıp ıssız bir yere gitti, orada dua etmeye başladı. (Markos, 1/35)
Onları uğurladıktan sonra, dua etmek için dağa çıktı. (Markos, 6/46)
İsa öğrencilerine, "Ben dua ederken siz burada oturun" dedi. (Markos, 14/32)
O günlerde İsa, dua etmek için dağa çıktı ve bütün geceyi Allah'a dua ederek geçirdi. (Luka, 6/12)
İsa bir yerde dua ediyordu… (Luka, 11/1)
... Ben, imanını yitirmeyesin diye senin için dua ettim… (Luka, 22/32)
Rabbimizin adı Allah'tır
Allah, Kuran'da inkar edenlerin sürekli olarak insanları Allah'a iman etmekten, O'nun yoluna uymaktan ve O'nu anmaktan uzaklaştırmak için çeşitli yollara başvuracaklarını ve bunun için tüm imkanlarını seferber edeceklerini haber vermiştir:
Gerçek şu ki, inkar edenler, (insanları) Allah'ın yolundan engellemek için mallarını harcarlar; bundan böyle de harcayacaklar. Sonra bu, onlara yürek acısı olacaktır, sonra bozguna uğratılacaklardır... (Enfal Suresi, 36)
Bu aleyhteki çaba kimi zaman açık yöntem ve metotlarla yürütülürken, kimi zaman da gizli taktikler uygulanabilir. Ama hedef her zaman aynıdır: Allah'ın adının anılmasını engellemek, bu yolla insanları din ahlakından uzaklaştırmak.
Son zamanlarda dünyanın farklı ülkelerinde aynı anda ortaya çıkan çeşitli akımlar da bu açıdan dikkat çekicidir. Evreni var eden kozmik bir güç, bir enerji, tasarımcı gibi muğlak ifadelerden bahseden, ama herşeyin tek Yaratıcısı olan Yüce Allah'ın adını anmaktan ısrarla kaçınan bu dünya görüşlerinin batıl bir amaca hizmet ettikleri açıktır. Bu yolla, insanlardaki manevi arayışı yanlış yerlere yönlendirmek ve insanların hak dini yaşamaları engellenmek isteniyor olabilir.
Aslında bu, bir tür Hristiyanlık, Yahudilik ve Müslümanlık karışımı suni din oluşturma projesidir. Bu suni dine göre insanlar evreni var eden bir gücün varlığını kabul edecek, ancak bu gücün ne olduğu muğlak olacak (Allah'ı tenzih ederiz), Allah'ın adını anmayacak, Allah'ın yüce sıfatlarını gereği gibi öğrenip takdir etmeyecek, O'nun tüm kainatın yaratıcısı ve tek sahibi olduğu gerçeğini göz ardı edecek ve böylece Rabbimiz'in insanlara bildirdiği dinin hükümlerini de yaşamalarına gerek kalmayacaktır.
Bunun din ahlakına karşı son derece tehlikeli bir hareket olduğu açıktır. İşte bu nedenledir ki, samimi olarak iman edenlerin Allah'ı açıkça anmaktan, Yüce Allah'ın tüm kainatı yoktan yarattığını açıkça söylemekten kaçınan, bunun yerine tasarımcı, kozmik güç, enerji gibi birçok kafa karışıtırıcı ve dolaylı ifadelere sığınan akımlara karşı dikkatli olmaları gerekir.
Samimi olarak iman edenler için Allah'ın adını anmak, O'nun şanını yüceltmek heyecan ve şevk verici, coşkuyla ve sevgiyle yapılan büyük bir ibadettir. "O Allah ki, Yaratan'dır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir." (Haşr Suresi, 24) ayetinde bildirildiği gibi, her şeyi yoktan yaratan ve kusursuzca var edenin Yüce Allah olduğuna iman edenlerin, Rabbimiz'i en güzel isimleriyle anmaktan şeref duymaları gerekir.
Gerçek şu ki, inkar edenler, (insanları) Allah'ın yolundan engellemek için mallarını harcarlar; bundan böyle de harcayacaklar. Sonra bu, onlara yürek acısı olacaktır, sonra bozguna uğratılacaklardır... (Enfal Suresi, 36)
Bu aleyhteki çaba kimi zaman açık yöntem ve metotlarla yürütülürken, kimi zaman da gizli taktikler uygulanabilir. Ama hedef her zaman aynıdır: Allah'ın adının anılmasını engellemek, bu yolla insanları din ahlakından uzaklaştırmak.
Son zamanlarda dünyanın farklı ülkelerinde aynı anda ortaya çıkan çeşitli akımlar da bu açıdan dikkat çekicidir. Evreni var eden kozmik bir güç, bir enerji, tasarımcı gibi muğlak ifadelerden bahseden, ama herşeyin tek Yaratıcısı olan Yüce Allah'ın adını anmaktan ısrarla kaçınan bu dünya görüşlerinin batıl bir amaca hizmet ettikleri açıktır. Bu yolla, insanlardaki manevi arayışı yanlış yerlere yönlendirmek ve insanların hak dini yaşamaları engellenmek isteniyor olabilir.
Aslında bu, bir tür Hristiyanlık, Yahudilik ve Müslümanlık karışımı suni din oluşturma projesidir. Bu suni dine göre insanlar evreni var eden bir gücün varlığını kabul edecek, ancak bu gücün ne olduğu muğlak olacak (Allah'ı tenzih ederiz), Allah'ın adını anmayacak, Allah'ın yüce sıfatlarını gereği gibi öğrenip takdir etmeyecek, O'nun tüm kainatın yaratıcısı ve tek sahibi olduğu gerçeğini göz ardı edecek ve böylece Rabbimiz'in insanlara bildirdiği dinin hükümlerini de yaşamalarına gerek kalmayacaktır.
Bunun din ahlakına karşı son derece tehlikeli bir hareket olduğu açıktır. İşte bu nedenledir ki, samimi olarak iman edenlerin Allah'ı açıkça anmaktan, Yüce Allah'ın tüm kainatı yoktan yarattığını açıkça söylemekten kaçınan, bunun yerine tasarımcı, kozmik güç, enerji gibi birçok kafa karışıtırıcı ve dolaylı ifadelere sığınan akımlara karşı dikkatli olmaları gerekir.
Samimi olarak iman edenler için Allah'ın adını anmak, O'nun şanını yüceltmek heyecan ve şevk verici, coşkuyla ve sevgiyle yapılan büyük bir ibadettir. "O Allah ki, Yaratan'dır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir." (Haşr Suresi, 24) ayetinde bildirildiği gibi, her şeyi yoktan yaratan ve kusursuzca var edenin Yüce Allah olduğuna iman edenlerin, Rabbimiz'i en güzel isimleriyle anmaktan şeref duymaları gerekir.
FİRAVUN'UN MISIR HAKİMİYETİ VE İSRAİLOĞULLARI'NIN DURUMU
Eski Mısır medeniyeti, aynı tarihlerde Mezopotamya'da kurulmuş şehir devletleriyle birlikte, tarihin en eski uygarlıklarından biridir. Mısır, döneminin en organize sosyal ve siyasi düzenine sahip devleti olarak bilinir. M.Ö. 3000'ler civarında yazıyı bulup kullanmaları, Nil nehrinden faydalanmaları, ülkenin çevresinin çöllerle kaplı olması ve doğal yapısı sayesinde dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı korunmuş olması, Mısırlıların sahip oldukları medeniyetin ilerlemesine büyük katkıda bulunmuştur.
Ancak bu uygarlık, Kuran'da inkar sisteminin en açık ve net tarif edildiği "Firavun yönetiminin" geçerli olduğu bir medeniyettir. Bu toplumun insanları Allah'a karşı büyüklük taslamışlar, hak dini inkar etmişlerdir. Sahip oldukları ileri medeniyetleri, sosyal ve siyasal düzenleri, askeri başarıları onları helak olmaktan kurtaramamıştır.
Mısır tarihinin en önemli olayları ise, İsrailoğulları'nın bu ülkedeki varlıklarıyla ilgili olarak gelişmiştir.
İsrail, Hz. Yakub (as)'ın bir diğer ismidir. Hz. Yakub (as)'ın oğulları "İsrailoğulları" olarak bilinen, sonradan "Yahudi" olarak da anılan kavmi oluşturmuştur. İsrailoğulları'nın Mısır'a gelişleri ise Hz. Yakub (as)'ın küçük oğlu Hz. Yusuf (as) zamanında olmuştur. Kuran'da Hz. Yusuf (as)'ın yaşamı Yusuf Suresi'nde detaylı bir şekilde anlatılır. Hz. Yusuf (as) küçüklüğünden başlayarak bir çok sıkıntılar çekmiş, saldırılara ve iftiralara maruz kalmıştır. Daha sonra bir iftira sonucunda girdiği zindandan Allah'ın takdiriyle kurtularak, Mısır'da hazinelerin başına gelmiştir. Bunun ardından onun öncülüğünde İsrailoğulları Mısır'a girmeye başlamışlardır. Allah Kuran'da bu olayı şöyle haber verir:
Böylece onlar (gelip) Yusuf'un yanına girdikleri zaman, anne ve babasını bağrına bastı ve dedi ki: "Allah'ın dilemesiyle Mısır'a güvenlik içinde giriniz." (Yusuf Suresi, 99)
Kuran'dan anladığımıza göre, ilk başlarda yukarıdaki ayette belirtildiği gibi barış ve güven içinde yaşayan İsrailoğulları zamanla Mısır toplumu içindeki statülerini kaybetmeye başlamışlar ve sonunda köle konumuna gelmişlerdir. Ayetlerden, Hz. Musa (as)'ın geldiği dönemde İsrailoğulları'nın böyle bir konumda yaşadıkları görülmektedir. Hz. Musa (as), Kuran'da anlatıldığına göre "kölelikte bulunan bir kavmin" bir üyesi olarak Firavun'a gitmiştir. Firavun ve adamlarının Hz. Musa (as) ve Hz. Harun (as)'a karşı verdikleri şu kibirli cevap, bu konuda bizi bilgilendirmektedir:
Dediler ki: "Bizim benzerimiz olan iki beşere mi inanacak mışız? Kaldı ki,onların kavimleri bize kullukta (kölelikte) bulunmaktadırlar." (Müminun Suresi, 47)
Ayetlerde bildirildiğine göre Mısırlılar İsrailoğulları üzerinde gerçek bir kölelik yönetimi kurmuşlardı. Kendi işlerinde hizmet için İsrailoğulları'nı kullanıyorlardı. Köleliğin sürmesi için onları zorlamakta ve işkenceyle baskı altında tutmaktaydılar. Mısır toplumu içinde İsrailoğulları'na yapılan baskı o kadar ileri gitmişti ki onların nüfusları bile denetim altında tutuluyordu. Kendileri için tehlikeli olacağını düşündükleri erkek nüfusunun artışına engel oluyor, hizmet için kullanacakları kadınları sağ bırakılıyorlardı. Allah, ayetlerde bu gerçeği şöyle açıklar:
Sizi, dayanılmaz işkencelere uğrattıklarında, Firavun ailesinin elinden kurtardığımızı hatırlayın. Onlar, kadınlarınızı diri bırakıp, erkek çocuklarınızı boğazlıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardı. (Bakara Suresi, 49)
Hani size dayanılmaz işkenceler yapan, kadınlarınızı sağ bırakıp erkek çocuklarınızı öldüren Firavun ailesinden sizi kurtarmıştık. Bunda Rabbinizden sizin için büyük bir imtihan vardı. (Araf Suresi, 141)
İsrailoğulları Mısır'da Firavun yönetimi tarafından köleleştirilmişler ve en ağır işlerde çalıştırılmışlardır.
Mısır'da hakim olan batıl bir din vardı. Bu, Firavun'un atalarından kalan eski, putperest bir dindi. Bu batıl dine göre bir çok tanrı vardı. Firavun ise sözde yeryüzünde yaşayan bir tanrıydı. (Allah'ı tenzih ederiz) İşte bu düşünce, ona halkı karşısında büyük bir güç veriyordu. Firavun ve onun etrafındakiler atalarının sapkın dininden kaynaklanan yaşam tarzına karşı Hz. Musa (as)'ı bir tehlike olarak görmüşlerdi. Çünkü atalarının sapkın dinine göre büyüklük tümüyle Firavun'a aitti. Firavun'un bu büyüklenme ve sahiplenme isteği ve Hz. Musa (as) ile Hz. Harun (as)'ı kendine rakip gibi görmesi, Firavun ve çevresinin Hz. Musa (as) ve Hz. Harun (as)'a söylediklerinden anlaşılmaktadır. Kuran'da şöyle bildirilmektedir:
Onlar: "Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz" dediler. (Yunus Suresi, 78)
Firavun, atalarının sapkın dinine göre kendisinin sözde tanrı olduğunu iddia ediyordu. (Allah'ı tenzih ederiz) Hatta bu konuda çok daha ileri giderek kendisinin en yüce Rab olduğunu ileri sürüyordu. (Allah'ı tenzih ederiz) Kuran'da Firavun'un bu sapkınlığı şu şekilde bildirilmektedir:
(Firavun) Dedi ki: "Sizin en yüce Rabbiniz benim." (Naziat Suresi, 24)
--
Ancak bu uygarlık, Kuran'da inkar sisteminin en açık ve net tarif edildiği "Firavun yönetiminin" geçerli olduğu bir medeniyettir. Bu toplumun insanları Allah'a karşı büyüklük taslamışlar, hak dini inkar etmişlerdir. Sahip oldukları ileri medeniyetleri, sosyal ve siyasal düzenleri, askeri başarıları onları helak olmaktan kurtaramamıştır.
Mısır tarihinin en önemli olayları ise, İsrailoğulları'nın bu ülkedeki varlıklarıyla ilgili olarak gelişmiştir.
İsrail, Hz. Yakub (as)'ın bir diğer ismidir. Hz. Yakub (as)'ın oğulları "İsrailoğulları" olarak bilinen, sonradan "Yahudi" olarak da anılan kavmi oluşturmuştur. İsrailoğulları'nın Mısır'a gelişleri ise Hz. Yakub (as)'ın küçük oğlu Hz. Yusuf (as) zamanında olmuştur. Kuran'da Hz. Yusuf (as)'ın yaşamı Yusuf Suresi'nde detaylı bir şekilde anlatılır. Hz. Yusuf (as) küçüklüğünden başlayarak bir çok sıkıntılar çekmiş, saldırılara ve iftiralara maruz kalmıştır. Daha sonra bir iftira sonucunda girdiği zindandan Allah'ın takdiriyle kurtularak, Mısır'da hazinelerin başına gelmiştir. Bunun ardından onun öncülüğünde İsrailoğulları Mısır'a girmeye başlamışlardır. Allah Kuran'da bu olayı şöyle haber verir:
Böylece onlar (gelip) Yusuf'un yanına girdikleri zaman, anne ve babasını bağrına bastı ve dedi ki: "Allah'ın dilemesiyle Mısır'a güvenlik içinde giriniz." (Yusuf Suresi, 99)
Kuran'dan anladığımıza göre, ilk başlarda yukarıdaki ayette belirtildiği gibi barış ve güven içinde yaşayan İsrailoğulları zamanla Mısır toplumu içindeki statülerini kaybetmeye başlamışlar ve sonunda köle konumuna gelmişlerdir. Ayetlerden, Hz. Musa (as)'ın geldiği dönemde İsrailoğulları'nın böyle bir konumda yaşadıkları görülmektedir. Hz. Musa (as), Kuran'da anlatıldığına göre "kölelikte bulunan bir kavmin" bir üyesi olarak Firavun'a gitmiştir. Firavun ve adamlarının Hz. Musa (as) ve Hz. Harun (as)'a karşı verdikleri şu kibirli cevap, bu konuda bizi bilgilendirmektedir:
Dediler ki: "Bizim benzerimiz olan iki beşere mi inanacak mışız? Kaldı ki,onların kavimleri bize kullukta (kölelikte) bulunmaktadırlar." (Müminun Suresi, 47)
Ayetlerde bildirildiğine göre Mısırlılar İsrailoğulları üzerinde gerçek bir kölelik yönetimi kurmuşlardı. Kendi işlerinde hizmet için İsrailoğulları'nı kullanıyorlardı. Köleliğin sürmesi için onları zorlamakta ve işkenceyle baskı altında tutmaktaydılar. Mısır toplumu içinde İsrailoğulları'na yapılan baskı o kadar ileri gitmişti ki onların nüfusları bile denetim altında tutuluyordu. Kendileri için tehlikeli olacağını düşündükleri erkek nüfusunun artışına engel oluyor, hizmet için kullanacakları kadınları sağ bırakılıyorlardı. Allah, ayetlerde bu gerçeği şöyle açıklar:
Sizi, dayanılmaz işkencelere uğrattıklarında, Firavun ailesinin elinden kurtardığımızı hatırlayın. Onlar, kadınlarınızı diri bırakıp, erkek çocuklarınızı boğazlıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir imtihan vardı. (Bakara Suresi, 49)
Hani size dayanılmaz işkenceler yapan, kadınlarınızı sağ bırakıp erkek çocuklarınızı öldüren Firavun ailesinden sizi kurtarmıştık. Bunda Rabbinizden sizin için büyük bir imtihan vardı. (Araf Suresi, 141)
İsrailoğulları Mısır'da Firavun yönetimi tarafından köleleştirilmişler ve en ağır işlerde çalıştırılmışlardır.
Mısır'da hakim olan batıl bir din vardı. Bu, Firavun'un atalarından kalan eski, putperest bir dindi. Bu batıl dine göre bir çok tanrı vardı. Firavun ise sözde yeryüzünde yaşayan bir tanrıydı. (Allah'ı tenzih ederiz) İşte bu düşünce, ona halkı karşısında büyük bir güç veriyordu. Firavun ve onun etrafındakiler atalarının sapkın dininden kaynaklanan yaşam tarzına karşı Hz. Musa (as)'ı bir tehlike olarak görmüşlerdi. Çünkü atalarının sapkın dinine göre büyüklük tümüyle Firavun'a aitti. Firavun'un bu büyüklenme ve sahiplenme isteği ve Hz. Musa (as) ile Hz. Harun (as)'ı kendine rakip gibi görmesi, Firavun ve çevresinin Hz. Musa (as) ve Hz. Harun (as)'a söylediklerinden anlaşılmaktadır. Kuran'da şöyle bildirilmektedir:
Onlar: "Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz" dediler. (Yunus Suresi, 78)
Firavun, atalarının sapkın dinine göre kendisinin sözde tanrı olduğunu iddia ediyordu. (Allah'ı tenzih ederiz) Hatta bu konuda çok daha ileri giderek kendisinin en yüce Rab olduğunu ileri sürüyordu. (Allah'ı tenzih ederiz) Kuran'da Firavun'un bu sapkınlığı şu şekilde bildirilmektedir:
(Firavun) Dedi ki: "Sizin en yüce Rabbiniz benim." (Naziat Suresi, 24)
--
Allah Possesses Infinite Justice
Throughout our lives, each of us has perhaps experienced and witnessed many people acting unjustly. Such behavior is routinely witnessed at work, while testifying, or making a decision. They constantly protect their own interests, or, at least, do not consider being just. Justice is one indication that the person possesses moral excellence, as well as honesty and sincerity. Such people who practice justice even at their own personal loss will earn their community’s love and respect and, despite having different opinions on various matters, will be respected and even declared to be heroes.
Allah, the source of infinite justice, makes all of His judgments with precise justice. All people have received their portion of justice, and will continue to do so in the future. Every person will fully receive the reward of their deeds with Allah. The Qur’an tells us how His justice will be implemented perfectly in the Hereafter:
On the Day We summon every people with their records, those who are given their book in their right hand will read their book and will not be wronged by even the smallest speck. (Surat al-Isra’, 71)
Say: “Our Lord will bring us all together and then will judge between us with the truth. He is the Just Decider, the All-Knowing.’” (Surah Saba’, 26)
Being sure of receiving Allah’s justice, a person submits to Allah with boundless love and absolute trust. Subsequently, in all situations he knows that Allah’s justice is manifest in that incident and thus welcomes with absolute love and happiness any incident that our Lord creates.
Our Lord! You know what we keep hidden and what we divulge. Nothing is hidden from Allah, either on Earth or in heaven. (Surah Ibrahim, 38)
Allah, the source of infinite justice, makes all of His judgments with precise justice. All people have received their portion of justice, and will continue to do so in the future. Every person will fully receive the reward of their deeds with Allah. The Qur’an tells us how His justice will be implemented perfectly in the Hereafter:
On the Day We summon every people with their records, those who are given their book in their right hand will read their book and will not be wronged by even the smallest speck. (Surat al-Isra’, 71)
Say: “Our Lord will bring us all together and then will judge between us with the truth. He is the Just Decider, the All-Knowing.’” (Surah Saba’, 26)
Being sure of receiving Allah’s justice, a person submits to Allah with boundless love and absolute trust. Subsequently, in all situations he knows that Allah’s justice is manifest in that incident and thus welcomes with absolute love and happiness any incident that our Lord creates.
Our Lord! You know what we keep hidden and what we divulge. Nothing is hidden from Allah, either on Earth or in heaven. (Surah Ibrahim, 38)
The Prophet Jesus (as) is a "Word of Allah"
In the Qur'an Allah draws our attention to the fact that, from his birth to death, the Prophet Jesus (as) was very different from all other men on earth, as He willed so. The Qur'an confirms his virgin birth, a type of creation with which we are not familiar. Before the Prophet Jesus (as) was born, Allah informed his mother about many of the Prophet Jesus' (as) attributes including the fact that he was sent as a Messiah to the Children of Israel. He was also declared "a Word" from Allah:
… The Messiah, Jesus, son of Maryam, was only the Messenger of Allah and His Word, which He cast into Maryam, and a Spirit from Him… (Surat an-Nisa': 171)
When the angels said, "Maryam, your Lord gives you good news of a Word from Him. His name is the Messiah, Jesus, son of Maryam of high esteem in the world and the Hereafter, and one of those brought near. (Surah Al 'Imran: 45)
Allah gave him his name before his birth, as He did with Yahya (John) (as). Allah gave him the name the Messiah, the Prophet Jesus, the son of Maryam. This is one of the most explicit indications that the Prophet Jesus (as) was created differently from other people.
Indeed, just like his birth, the miracles he displayed throughout his life with Allah's grace, and the way he was raised up to the Presence of Allah are signs of his difference from other people.
… The Messiah, Jesus, son of Maryam, was only the Messenger of Allah and His Word, which He cast into Maryam, and a Spirit from Him… (Surat an-Nisa': 171)
When the angels said, "Maryam, your Lord gives you good news of a Word from Him. His name is the Messiah, Jesus, son of Maryam of high esteem in the world and the Hereafter, and one of those brought near. (Surah Al 'Imran: 45)
Allah gave him his name before his birth, as He did with Yahya (John) (as). Allah gave him the name the Messiah, the Prophet Jesus, the son of Maryam. This is one of the most explicit indications that the Prophet Jesus (as) was created differently from other people.
Indeed, just like his birth, the miracles he displayed throughout his life with Allah's grace, and the way he was raised up to the Presence of Allah are signs of his difference from other people.
Hz. İsa'nın Allah Katından Bir Kelime Olması
Allah, Kuran'da -Rabbimiz'in takdiriyle- Hz. İsa'nın doğumundan ölümüne kadar her konuda, diğer insanlardan büyük farklılıklar gösterdiğine dikkat çekmiştir. Herşeyden önce Hz. İsa, bilinen sebeplerin dışında bir yaratılışla doğmuş ve babasız olarak dünyaya gelmiştir. Allah, Hz. İsa doğmadan önce, birçok özelliğini ve insanlar için bir Mesih olarak gönderildiğini melekleri aracılığıyla annesi Hz. Meryem'e bildirmiştir. Hz. İsa'nın bu seçkin özelliklerinden biri, "Allah'ın bir kelimesi" olmasıdır.
... Meryem oğlu Mesih İsa, ancak Allah'ın elçisi ve kelimesidir. Onu ('Ol' kelimesini) Meryem'e yöneltmiştir ve O'ndan bir ruhtur.... (Nisa Suresi, 171)
Hani Melekler, dediler ki: "Meryem, doğrusu Allah Kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir. O, dünyada ve ahirette 'seçkin, onurlu, saygındır' ve (Allah'a) yakın kılınanlardandır. (Al-i İmran Suresi, 45)
Kuran'da "Allah'ın kelimesi" ifadesi yalnızca Hz. İsa için kullanılmıştır. Allah, Hz. İsa henüz dünyaya gelmeden onun ismini bildirmiştir. Allah Kendinden bir kelime olarak Hz. İsa'ya "İsa Mesih" ismini vermiştir. Bu, Hz. İsa'nın diğer insanlardan daha farklı bir yaratılışla yaratıldığının en açık ifadelerinden biridir.
Nitekim, doğumu gibi, yaşamı boyunca Allah'ın lütfuyla gösterdiği mucizeler ve ölmeden Allah Katına yükselişi de, onun bu farklılığını ortaya koymaktadır.
... Meryem oğlu Mesih İsa, ancak Allah'ın elçisi ve kelimesidir. Onu ('Ol' kelimesini) Meryem'e yöneltmiştir ve O'ndan bir ruhtur.... (Nisa Suresi, 171)
Hani Melekler, dediler ki: "Meryem, doğrusu Allah Kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir. O, dünyada ve ahirette 'seçkin, onurlu, saygındır' ve (Allah'a) yakın kılınanlardandır. (Al-i İmran Suresi, 45)
Kuran'da "Allah'ın kelimesi" ifadesi yalnızca Hz. İsa için kullanılmıştır. Allah, Hz. İsa henüz dünyaya gelmeden onun ismini bildirmiştir. Allah Kendinden bir kelime olarak Hz. İsa'ya "İsa Mesih" ismini vermiştir. Bu, Hz. İsa'nın diğer insanlardan daha farklı bir yaratılışla yaratıldığının en açık ifadelerinden biridir.
Nitekim, doğumu gibi, yaşamı boyunca Allah'ın lütfuyla gösterdiği mucizeler ve ölmeden Allah Katına yükselişi de, onun bu farklılığını ortaya koymaktadır.
Hz. İsa'nın Babasız Dünyaya Gelişi 2.BÖLÜM
Rabbimiz'in Hz. İsa'da tecelli ettirdiği en büyük mucizelerden biri, Hz. Meryem'in ona hamile kalma şeklidir. Kuran'da bu konuyla ilgili pek çok detay verilmektedir. Meryem Suresi'nde Cebrail'in Hz. Meryem'e görünmesi şu şekilde bildirilmektedir:
Kitap'ta Meryem'i de zikret. Hani o ailesinden kopup doğu tarafında bir yere çekilmişti. Sonra onlardan yana (kendini gizleyen) bir perde çekmişti. Böylece ona ruhumuz (Cibril'i) göndermiştik, o da düzgün bir beşer kılığında görünmüştü. (Meryem Suresi, 16-17)
Yukarıdaki ayetlerde bildirildiği gibi, Hz. Meryem, hayatının bir aşamasında doğu tarafında bir yere çekilmiş ve yaşamının bir bölümünü burada geçirmiştir. Cebrail ona bu dönemde düzgün bir insan şeklinde görünmüştür. Ayetlerde dikkat çekilen bir diğer önemli konu ise Hz. Meryem'in iffetli tavrı ve güçlü Allah korkusudur. Hz. Meryem'in Cebrail'i gördüğünde söylediği ilk sözler şu şekildedir:
Demişti ki: "Gerçekten ben senden Rahman (olan Allah)'a sığınırım. Eğer takva sahibiysen (bana yaklaşma)." (Meryem Suresi, 18)
Cebrail Hz. Meryem'e kendisini tanıtmış ve sadece Allah'ın görevlendirdiği bir elçi olduğunu ve ona Allah'tan bir müjde ile geldiğini bildirmiştir. Ayetlerde Cebrail'in verdiği cevap şu şekilde bildirilir:
Demişti ki: "Ben yalnızca Rabbinden (gelen) bir elçiyim; sana tertemiz bir erkek çocuk armağan etmek için (buradayım)." (Meryem Suresi, 19)
Hani Melekler, dediler ki: "Meryem, doğrusu Allah Kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir. O, dünyada ve ahirette 'seçkin, onurlu, saygındır' ve (Allah'a) yakın kılınanlardandır." (Al-i İmran Suresi, 45)
Bu önemli müjdeyi alan Hz. Meryem, kendisine bir başka insan dokunmadığı halde nasıl bir çocuğu olabileceğini anlamak için Cebrail'e şu soruyu sormuştur:
O: "Benim nasıl bir erkek çocuğum olabilir? Bana hiçbir beşer dokunmamışken ve ben azgın utanmaz (bir kadın) değilken" dedi. "İşte böyle" dedi. "Rabbin dedi ki: Bu benim için kolaydır. Onu insanlara bir ayet ve Bizden bir rahmet kılmak için (bu çocuk olacaktır)." Ve iş de olup bitmişti. Böylelikle ona gebe kaldı sonra onunla ıssız bir yere çekildi. (Meryem Suresi, 20- 22)
"Rabbim bana bir beşer dokunmamışken nasıl bir çocuğum olabilir?" dedi. (Fakat) "Allah neyi dilerse yaratır. Bir işin olmasına karar verirse yalnızca ona "Ol" der o da hemen oluverir." (Al-i İmran Suresi, 47)
Yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü gibi, Cebrail Hz. Meryem'e hamile kaldığını müjdelemiş ve "Allah'ın 'Ol' demesiyle bunun hemen oluvereceğini" haber vermiştir. Hz. Meryem'e hiçbir insan eli değmemiştir, yani Hz. İsa dünya hayatındaki sebeplerden bağımsız olarak bir babası olmadan dünyaya gelmiştir. Bu, Allah'ın bir lütfu olarak, Hz. İsa'nın tüm hayatı boyunca yaşadığı ve dünyaya ikinci kez gelişiyle yaşayacağı mucizelerden sadece bir tanesidir.
Cebrail'in kendisine hamile kaldığını müjdelemesinden sonra Hz. Meryem, ıssız bir bölgeye çekilmiştir. Allah bu dönemde de Hz. Meryem'i her yönden desteklemiş, Kendi koruması altına almıştır. Bir insanın hamilelik dönemi boyunca hem psikolojik, hem de fiziksel açıdan ihtiyacı olabilecek her türlü destek ve imkanı Allah onun için yaratmıştır. Onu ıssız bir bölgeye yerleştirerek, bu mucizeyi kavrayamayacak insanların maddi ve manevi açıdan verebilecekleri her türlü rahatsızlığı da önlemiştir.
Kitap'ta Meryem'i de zikret. Hani o ailesinden kopup doğu tarafında bir yere çekilmişti. Sonra onlardan yana (kendini gizleyen) bir perde çekmişti. Böylece ona ruhumuz (Cibril'i) göndermiştik, o da düzgün bir beşer kılığında görünmüştü. (Meryem Suresi, 16-17)
Yukarıdaki ayetlerde bildirildiği gibi, Hz. Meryem, hayatının bir aşamasında doğu tarafında bir yere çekilmiş ve yaşamının bir bölümünü burada geçirmiştir. Cebrail ona bu dönemde düzgün bir insan şeklinde görünmüştür. Ayetlerde dikkat çekilen bir diğer önemli konu ise Hz. Meryem'in iffetli tavrı ve güçlü Allah korkusudur. Hz. Meryem'in Cebrail'i gördüğünde söylediği ilk sözler şu şekildedir:
Demişti ki: "Gerçekten ben senden Rahman (olan Allah)'a sığınırım. Eğer takva sahibiysen (bana yaklaşma)." (Meryem Suresi, 18)
Cebrail Hz. Meryem'e kendisini tanıtmış ve sadece Allah'ın görevlendirdiği bir elçi olduğunu ve ona Allah'tan bir müjde ile geldiğini bildirmiştir. Ayetlerde Cebrail'in verdiği cevap şu şekilde bildirilir:
Demişti ki: "Ben yalnızca Rabbinden (gelen) bir elçiyim; sana tertemiz bir erkek çocuk armağan etmek için (buradayım)." (Meryem Suresi, 19)
Hani Melekler, dediler ki: "Meryem, doğrusu Allah Kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir. O, dünyada ve ahirette 'seçkin, onurlu, saygındır' ve (Allah'a) yakın kılınanlardandır." (Al-i İmran Suresi, 45)
Bu önemli müjdeyi alan Hz. Meryem, kendisine bir başka insan dokunmadığı halde nasıl bir çocuğu olabileceğini anlamak için Cebrail'e şu soruyu sormuştur:
O: "Benim nasıl bir erkek çocuğum olabilir? Bana hiçbir beşer dokunmamışken ve ben azgın utanmaz (bir kadın) değilken" dedi. "İşte böyle" dedi. "Rabbin dedi ki: Bu benim için kolaydır. Onu insanlara bir ayet ve Bizden bir rahmet kılmak için (bu çocuk olacaktır)." Ve iş de olup bitmişti. Böylelikle ona gebe kaldı sonra onunla ıssız bir yere çekildi. (Meryem Suresi, 20- 22)
"Rabbim bana bir beşer dokunmamışken nasıl bir çocuğum olabilir?" dedi. (Fakat) "Allah neyi dilerse yaratır. Bir işin olmasına karar verirse yalnızca ona "Ol" der o da hemen oluverir." (Al-i İmran Suresi, 47)
Yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü gibi, Cebrail Hz. Meryem'e hamile kaldığını müjdelemiş ve "Allah'ın 'Ol' demesiyle bunun hemen oluvereceğini" haber vermiştir. Hz. Meryem'e hiçbir insan eli değmemiştir, yani Hz. İsa dünya hayatındaki sebeplerden bağımsız olarak bir babası olmadan dünyaya gelmiştir. Bu, Allah'ın bir lütfu olarak, Hz. İsa'nın tüm hayatı boyunca yaşadığı ve dünyaya ikinci kez gelişiyle yaşayacağı mucizelerden sadece bir tanesidir.
Cebrail'in kendisine hamile kaldığını müjdelemesinden sonra Hz. Meryem, ıssız bir bölgeye çekilmiştir. Allah bu dönemde de Hz. Meryem'i her yönden desteklemiş, Kendi koruması altına almıştır. Bir insanın hamilelik dönemi boyunca hem psikolojik, hem de fiziksel açıdan ihtiyacı olabilecek her türlü destek ve imkanı Allah onun için yaratmıştır. Onu ıssız bir bölgeye yerleştirerek, bu mucizeyi kavrayamayacak insanların maddi ve manevi açıdan verebilecekleri her türlü rahatsızlığı da önlemiştir.
KURAN'DA MERYEM OĞLU İSA MESİH -1.bölüm
Hz. Meryem'in Doğumu ve Yetişmesi
Hz. İsa'yı dünyaya getirmek üzere seçilmiş olan Hz. Meryem, karışıklıkların hüküm sürdüğü bir dönemde dünyaya gelmişti. Allah Hz. Meryem'i bu kutlu görev için özel olarak seçmiş ve yetiştirmişti. Hz. Meryem, Allah'ın alemler üzerine seçip üstün kılmış olduğu bir soydan, İmran ailesinden geliyordu.
İmran ailesi, Allah'a gönülden iman eden, her işlerinde O'na yönelip dönen ve O'nun koyduğu sınırları titizlikle koruyan, çevrelerinde de bu üstün özellikleriyle tanınan bir aileydi. İmran'ın eşi, Hz. Meryem'e hamile kaldığını öğrendiği zaman, hemen Allah'a yönelip dua etmiş ve doğuracağı çocuğu Allah'a adamıştı. Bu konu Kuran'da şöyle bildirilmektedir:
Hani İmran'ın karısı: "Rabbim karnımda olanı 'her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak' Sana adadım benden kabul et. Şüphesiz işiten bilen Sensin Sen" demişti. Fakat onu doğurduğunda -Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilirken- dedi ki: "Rabbim doğrusu bir kız (çocuğu) doğurdum. Erkek ise kız gibi değildir. Ona Meryem adını koydum. Ben onu ve soyunu o taşa tutulmuş (kovulmuş) şeytandan Sana sığındırırım." (Al-i İmran Suresi, 35-36)
Hz. Meryem dünyaya geldiğinde, İmran'ın eşinin tavrı yine Allah'ı razı etmeye yönelik oldu. Hem Hz. Meryem'i, hem de onun mübarek soyunu şeytanın şerrinden koruması için Allah'a yöneldi. Allah, İmran'ın eşinin kendisine karşı bu samimi yönelişini kabul etti ve duasına karşılık olarak, doğurduğu çocuğu çok üstün bir ahlak ile ahlaklandırdı. Kuran'da, Hz. Meryem'in, Allah'ın koruması altında ne kadar özenle ve incelikle yetiştirildiği, "Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya'yı ondan sorumlu kıldı..." (Al-i İmran Suresi, 37) ayetiyle haber verilmiştir.
Hz. Zekeriya, Hz. Meryem'e verdiği eğitim sırasında, onun diğer insanlardan daha üstün olarak yaratılmış olduğunu farketmişti. Çünkü Allah Hz. Meryem'e, Kendi fazlından pek çok nimet vermişti. Kuran'da bu konu şöyle anlatılmıştır:
... Zekeriya her ne zaman mihraba girdiyse yanında bir yiyecek buldu: "Meryem bu sana nereden geldi?" deyince "Bu, Allah Katındandır. Şüphesiz Allah dilediğine hesapsız rızık verendir" dedi. (Al-i İmran Suresi, 37)
Allah, İmran ailesini alemlere üstün kıldığı gibi, bu aileye mensup olan Hz. Meryem'i de seçmiş, özel bir eğitime tabi tutarak arındırmış ve onu tüm alemlerin kadınlarına üstün kılmıştır. Kuran'da onun bu üstünlüğü şöyle bildirilir:
Hani melekler: "Meryem şüphesiz Allah seni seçti seni arındırdı ve alemlerin kadınlarına üstün kıldı" demişti. Meryem, Rabbine gönülden itaatte bulun, secde et ve rüku edenlerle birlikte rüku et. (Al-i İmran Suresi, 42-43)
Hz. Meryem, yaşadığı toplum içerisinde, hem ailesinin hem de kendisinin Allah'a karşı olan bağlılığı ve samimiyetiyle tanınan bir kişi olmuştu. En iyi bilinen özelliklerinden biri ise, "ırzını korumuş olması", yani iffetiydi. Bu konu Tahrim Suresi'nde şu şekilde haber verilmektedir:
İmran'ın kızı Meryem'i de. Ki o kendi ırzını korumuştu. Böylece Biz ona ruhumuzdan üfledik. O da Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti. O (Rabbine) gönülden bağlı olanlardandı. (Tahrim Suresi, 12)
Bir açıklama ekle
KURAN'DA MERYEM OĞLU İSA MESİH -1.bölüm
Hz. Meryem'in Doğumu ve Yetişmesi
Hz. İsa'yı dünyaya getirmek üzere seçilmiş olan Hz. Meryem, karışıklıkların hüküm sürdüğü bir dönemde dünyaya gelmişti. Allah Hz. Meryem'i bu kutlu görev için özel olarak seçmiş ve yetiştirmişti. Hz. Meryem, Allah'ın alemler üzerine seçip üstün kılmış olduğu bir soydan, İmran ailesinden geliyordu.
İmran ailesi, Allah'a gönülden iman eden, her işlerinde O'na yönelip dönen ve O'nun koyduğu sınırları titizlikle koruyan, çevrelerinde de bu üstün özellikleriyle tanınan bir aileydi. İmran'ın eşi, Hz. Meryem'e hamile kaldığını öğrendiği zaman, hemen Allah'a yönelip dua etmiş ve doğuracağı çocuğu Allah'a adamıştı. Bu konu Kuran'da şöyle bildirilmektedir:
Hani İmran'ın karısı: "Rabbim karnımda olanı 'her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak' Sana adadım benden kabul et. Şüphesiz işiten bilen Sensin Sen" demişti. Fakat onu doğurduğunda -Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilirken- dedi ki: "Rabbim doğrusu bir kız (çocuğu) doğurdum. Erkek ise kız gibi değildir. Ona Meryem adını koydum. Ben onu ve soyunu o taşa tutulmuş (kovulmuş) şeytandan Sana sığındırırım." (Al-i İmran Suresi, 35-36)
Hz. Meryem dünyaya geldiğinde, İmran'ın eşinin tavrı yine Allah'ı razı etmeye yönelik oldu. Hem Hz. Meryem'i, hem de onun mübarek soyunu şeytanın şerrinden koruması için Allah'a yöneldi. Allah, İmran'ın eşinin kendisine karşı bu samimi yönelişini kabul etti ve duasına karşılık olarak, doğurduğu çocuğu çok üstün bir ahlak ile ahlaklandırdı. Kuran'da, Hz. Meryem'in, Allah'ın koruması altında ne kadar özenle ve incelikle yetiştirildiği, "Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya'yı ondan sorumlu kıldı..." (Al-i İmran Suresi, 37) ayetiyle haber verilmiştir.
Hz. Zekeriya, Hz. Meryem'e verdiği eğitim sırasında, onun diğer insanlardan daha üstün olarak yaratılmış olduğunu farketmişti. Çünkü Allah Hz. Meryem'e, Kendi fazlından pek çok nimet vermişti. Kuran'da bu konu şöyle anlatılmıştır:
... Zekeriya her ne zaman mihraba girdiyse yanında bir yiyecek buldu: "Meryem bu sana nereden geldi?" deyince "Bu, Allah Katındandır. Şüphesiz Allah dilediğine hesapsız rızık verendir" dedi. (Al-i İmran Suresi, 37)
Allah, İmran ailesini alemlere üstün kıldığı gibi, bu aileye mensup olan Hz. Meryem'i de seçmiş, özel bir eğitime tabi tutarak arındırmış ve onu tüm alemlerin kadınlarına üstün kılmıştır. Kuran'da onun bu üstünlüğü şöyle bildirilir:
Hani melekler: "Meryem şüphesiz Allah seni seçti seni arındırdı ve alemlerin kadınlarına üstün kıldı" demişti. Meryem, Rabbine gönülden itaatte bulun, secde et ve rüku edenlerle birlikte rüku et. (Al-i İmran Suresi, 42-43)
Hz. Meryem, yaşadığı toplum içerisinde, hem ailesinin hem de kendisinin Allah'a karşı olan bağlılığı ve samimiyetiyle tanınan bir kişi olmuştu. En iyi bilinen özelliklerinden biri ise, "ırzını korumuş olması", yani iffetiydi. Bu konu Tahrim Suresi'nde şu şekilde haber verilmektedir:
İmran'ın kızı Meryem'i de. Ki o kendi ırzını korumuştu. Böylece Biz ona ruhumuzdan üfledik. O da Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti. O (Rabbine) gönülden bağlı olanlardandı. (Tahrim Suresi, 12)..
--
Hz. İsa'yı dünyaya getirmek üzere seçilmiş olan Hz. Meryem, karışıklıkların hüküm sürdüğü bir dönemde dünyaya gelmişti. Allah Hz. Meryem'i bu kutlu görev için özel olarak seçmiş ve yetiştirmişti. Hz. Meryem, Allah'ın alemler üzerine seçip üstün kılmış olduğu bir soydan, İmran ailesinden geliyordu.
İmran ailesi, Allah'a gönülden iman eden, her işlerinde O'na yönelip dönen ve O'nun koyduğu sınırları titizlikle koruyan, çevrelerinde de bu üstün özellikleriyle tanınan bir aileydi. İmran'ın eşi, Hz. Meryem'e hamile kaldığını öğrendiği zaman, hemen Allah'a yönelip dua etmiş ve doğuracağı çocuğu Allah'a adamıştı. Bu konu Kuran'da şöyle bildirilmektedir:
Hani İmran'ın karısı: "Rabbim karnımda olanı 'her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak' Sana adadım benden kabul et. Şüphesiz işiten bilen Sensin Sen" demişti. Fakat onu doğurduğunda -Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilirken- dedi ki: "Rabbim doğrusu bir kız (çocuğu) doğurdum. Erkek ise kız gibi değildir. Ona Meryem adını koydum. Ben onu ve soyunu o taşa tutulmuş (kovulmuş) şeytandan Sana sığındırırım." (Al-i İmran Suresi, 35-36)
Hz. Meryem dünyaya geldiğinde, İmran'ın eşinin tavrı yine Allah'ı razı etmeye yönelik oldu. Hem Hz. Meryem'i, hem de onun mübarek soyunu şeytanın şerrinden koruması için Allah'a yöneldi. Allah, İmran'ın eşinin kendisine karşı bu samimi yönelişini kabul etti ve duasına karşılık olarak, doğurduğu çocuğu çok üstün bir ahlak ile ahlaklandırdı. Kuran'da, Hz. Meryem'in, Allah'ın koruması altında ne kadar özenle ve incelikle yetiştirildiği, "Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya'yı ondan sorumlu kıldı..." (Al-i İmran Suresi, 37) ayetiyle haber verilmiştir.
Hz. Zekeriya, Hz. Meryem'e verdiği eğitim sırasında, onun diğer insanlardan daha üstün olarak yaratılmış olduğunu farketmişti. Çünkü Allah Hz. Meryem'e, Kendi fazlından pek çok nimet vermişti. Kuran'da bu konu şöyle anlatılmıştır:
... Zekeriya her ne zaman mihraba girdiyse yanında bir yiyecek buldu: "Meryem bu sana nereden geldi?" deyince "Bu, Allah Katındandır. Şüphesiz Allah dilediğine hesapsız rızık verendir" dedi. (Al-i İmran Suresi, 37)
Allah, İmran ailesini alemlere üstün kıldığı gibi, bu aileye mensup olan Hz. Meryem'i de seçmiş, özel bir eğitime tabi tutarak arındırmış ve onu tüm alemlerin kadınlarına üstün kılmıştır. Kuran'da onun bu üstünlüğü şöyle bildirilir:
Hani melekler: "Meryem şüphesiz Allah seni seçti seni arındırdı ve alemlerin kadınlarına üstün kıldı" demişti. Meryem, Rabbine gönülden itaatte bulun, secde et ve rüku edenlerle birlikte rüku et. (Al-i İmran Suresi, 42-43)
Hz. Meryem, yaşadığı toplum içerisinde, hem ailesinin hem de kendisinin Allah'a karşı olan bağlılığı ve samimiyetiyle tanınan bir kişi olmuştu. En iyi bilinen özelliklerinden biri ise, "ırzını korumuş olması", yani iffetiydi. Bu konu Tahrim Suresi'nde şu şekilde haber verilmektedir:
İmran'ın kızı Meryem'i de. Ki o kendi ırzını korumuştu. Böylece Biz ona ruhumuzdan üfledik. O da Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti. O (Rabbine) gönülden bağlı olanlardandı. (Tahrim Suresi, 12)
Bir açıklama ekle
KURAN'DA MERYEM OĞLU İSA MESİH -1.bölüm
Hz. Meryem'in Doğumu ve Yetişmesi
Hz. İsa'yı dünyaya getirmek üzere seçilmiş olan Hz. Meryem, karışıklıkların hüküm sürdüğü bir dönemde dünyaya gelmişti. Allah Hz. Meryem'i bu kutlu görev için özel olarak seçmiş ve yetiştirmişti. Hz. Meryem, Allah'ın alemler üzerine seçip üstün kılmış olduğu bir soydan, İmran ailesinden geliyordu.
İmran ailesi, Allah'a gönülden iman eden, her işlerinde O'na yönelip dönen ve O'nun koyduğu sınırları titizlikle koruyan, çevrelerinde de bu üstün özellikleriyle tanınan bir aileydi. İmran'ın eşi, Hz. Meryem'e hamile kaldığını öğrendiği zaman, hemen Allah'a yönelip dua etmiş ve doğuracağı çocuğu Allah'a adamıştı. Bu konu Kuran'da şöyle bildirilmektedir:
Hani İmran'ın karısı: "Rabbim karnımda olanı 'her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak' Sana adadım benden kabul et. Şüphesiz işiten bilen Sensin Sen" demişti. Fakat onu doğurduğunda -Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilirken- dedi ki: "Rabbim doğrusu bir kız (çocuğu) doğurdum. Erkek ise kız gibi değildir. Ona Meryem adını koydum. Ben onu ve soyunu o taşa tutulmuş (kovulmuş) şeytandan Sana sığındırırım." (Al-i İmran Suresi, 35-36)
Hz. Meryem dünyaya geldiğinde, İmran'ın eşinin tavrı yine Allah'ı razı etmeye yönelik oldu. Hem Hz. Meryem'i, hem de onun mübarek soyunu şeytanın şerrinden koruması için Allah'a yöneldi. Allah, İmran'ın eşinin kendisine karşı bu samimi yönelişini kabul etti ve duasına karşılık olarak, doğurduğu çocuğu çok üstün bir ahlak ile ahlaklandırdı. Kuran'da, Hz. Meryem'in, Allah'ın koruması altında ne kadar özenle ve incelikle yetiştirildiği, "Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya'yı ondan sorumlu kıldı..." (Al-i İmran Suresi, 37) ayetiyle haber verilmiştir.
Hz. Zekeriya, Hz. Meryem'e verdiği eğitim sırasında, onun diğer insanlardan daha üstün olarak yaratılmış olduğunu farketmişti. Çünkü Allah Hz. Meryem'e, Kendi fazlından pek çok nimet vermişti. Kuran'da bu konu şöyle anlatılmıştır:
... Zekeriya her ne zaman mihraba girdiyse yanında bir yiyecek buldu: "Meryem bu sana nereden geldi?" deyince "Bu, Allah Katındandır. Şüphesiz Allah dilediğine hesapsız rızık verendir" dedi. (Al-i İmran Suresi, 37)
Allah, İmran ailesini alemlere üstün kıldığı gibi, bu aileye mensup olan Hz. Meryem'i de seçmiş, özel bir eğitime tabi tutarak arındırmış ve onu tüm alemlerin kadınlarına üstün kılmıştır. Kuran'da onun bu üstünlüğü şöyle bildirilir:
Hani melekler: "Meryem şüphesiz Allah seni seçti seni arındırdı ve alemlerin kadınlarına üstün kıldı" demişti. Meryem, Rabbine gönülden itaatte bulun, secde et ve rüku edenlerle birlikte rüku et. (Al-i İmran Suresi, 42-43)
Hz. Meryem, yaşadığı toplum içerisinde, hem ailesinin hem de kendisinin Allah'a karşı olan bağlılığı ve samimiyetiyle tanınan bir kişi olmuştu. En iyi bilinen özelliklerinden biri ise, "ırzını korumuş olması", yani iffetiydi. Bu konu Tahrim Suresi'nde şu şekilde haber verilmektedir:
İmran'ın kızı Meryem'i de. Ki o kendi ırzını korumuştu. Böylece Biz ona ruhumuzdan üfledik. O da Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti. O (Rabbine) gönülden bağlı olanlardandı. (Tahrim Suresi, 12)..
--
The Prophet Jesus (as), Son of Maryam (as), In The Qur'an - chapter1
The Birth of Maryam (as) and the Way She Was Raised
Maryam (as), who was chosen to give birth to the Prophet Jesus (as), was born at a time of social disorder . Allah specially chose Maryam (as) for this blessed duty and brought her up accordingly. Maryam (as) came from a noble family, the family of 'Imran. Allah chose this family over all people.
The members of the family of 'Imran were known to be people having great faith in Allah. They turned to Him while doing all their deeds and meticulously observed His limits. When 'Imran's wife learned that she was expecting a child, she turned to her Creator and prayed, and she devoted what was in her womb to the service of Allah. Allah gives an account of this in the Qur'an:
Remember when the wife of 'Imran said, "My Lord, I have pledged to You what is in my womb, devoting it to Your service. Please accept my prayer. You are the All-Hearing, the All-Knowing." When she gave birth, she said, "My Lord! I have given birth to a girl" – and Allah knew very well what she had given birth to, male and female are not the same – "and I have named her Maryam and placed her and her children in Your safekeeping from the accursed shaytan." (Surah Al 'Imran: 35-36)
When Maryam (as) was born, Imran's wife sought only the good pleasure of Allah. She turned to Allah and placed Maryam (as) and her children in His safekeeping from the accursed shaytan. In return for her sincerity and prayer, Allah gave Maryam (as) noble virtues. In the Qur'an, Allah explains how Maryam (as) was brought up under His protection and meticulous care. "Her Lord accepted her with approval and made her grow in health and beauty." (Surah Al 'Imran: 37). Zakariyya (Zachariah) (as) became Maryam's (as) guardian and during the time she spent with him, he realised that she was favoured with exceptional qualities. Moreover, Allah showed her many favours:
… Every time Zakariyya (Zachariah) visited her in the Upper Room, he found food with her. He said, "Maryam, how did you come by this?" She said, "It is from Allah. Allah provides for whomever He wills without any reckoning." (Surah Al 'Imran: 37)
Just as Allah chose the family of 'Imran, He also chose Maryam (as), a member of 'Imran's family, and provided her with an exceptional upbringing. Allah purified Maryam (as) and chose her over all other women. This attribute of hers is stated in the Qur'an:
And when the angels said, "Maryam, Allah has chosen you and purified you. He has chosen you over all other women. Maryam, obey your Lord and prostrate and bow with those who bow." (Surah Al 'Imran: 42-43)
In the community in which she lived, Maryam (as) became known for the loyalty and sincerity she showed to Allah. She is especially distinguished as a woman "who guarded her chastity". In Surat at-Tahrim, we find an account of this:
Maryam, the daughter of 'Imran, who guarded her chastity – We breathed Our Spirit into her and she confirmed the Words of her Lord and His Book and was one of the obedient. (Surat at-Tahrim: 12)
Bir açıklama ekle
The Prophet Jesus (as), Son of Maryam (as), In The Qur'an - 1 chapter
The Birth of Maryam (as) and the Way She Was Raised
Maryam (as), who was chosen to give birth to the Prophet Jesus (as), was born at a time of social disorder . Allah specially chose Maryam (as) for this blessed duty and brought her up accordingly. Maryam (as) came from a noble family, the family of 'Imran. Allah chose this family over all people.
The members of the family of 'Imran were known to be people having great faith in Allah. They turned to Him while doing all their deeds and meticulously observed His limits. When 'Imran's wife learned that she was expecting a child, she turned to her Creator and prayed, and she devoted what was in her womb to the service of Allah. Allah gives an account of this in the Qur'an:
Remember when the wife of 'Imran said, "My Lord, I have pledged to You what is in my womb, devoting it to Your service. Please accept my prayer. You are the All-Hearing, the All-Knowing." When she gave birth, she said, "My Lord! I have given birth to a girl" – and Allah knew very well what she had given birth to, male and female are not the same – "and I have named her Maryam and placed her and her children in Your safekeeping from the accursed shaytan." (Surah Al 'Imran: 35-36)
When Maryam (as) was born, Imran's wife sought only the good pleasure of Allah. She turned to Allah and placed Maryam (as) and her children in His safekeeping from the accursed shaytan. In return for her sincerity and prayer, Allah gave Maryam (as) noble virtues. In the Qur'an, Allah explains how Maryam (as) was brought up under His protection and meticulous care. "Her Lord accepted her with approval and made her grow in health and beauty." (Surah Al 'Imran: 37). Zakariyya (Zachariah) (as) became Maryam's (as) guardian and during the time she spent with him, he realised that she was favoured with exceptional qualities. Moreover, Allah showed her many favours:
… Every time Zakariyya (Zachariah) visited her in the Upper Room, he found food with her. He said, "Maryam, how did you come by this?" She said, "It is from Allah. Allah provides for whomever He wills without any reckoning." (Surah Al 'Imran: 37)
Just as Allah chose the family of 'Imran, He also chose Maryam (as), a member of 'Imran's family, and provided her with an exceptional upbringing. Allah purified Maryam (as) and chose her over all other women. This attribute of hers is stated in the Qur'an:
And when the angels said, "Maryam, Allah has chosen you and purified you. He has chosen you over all other women. Maryam, obey your Lord and prostrate and bow with those who bow." (Surah Al 'Imran: 42-43)
In the community in which she lived, Maryam (as) became known for the loyalty and sincerity she showed to Allah. She is especially distinguished as a woman "who guarded her chastity". In Surat at-Tahrim, we find an account of this:
Maryam, the daughter of 'Imran, who guarded her chastity – We breathed Our Spirit into her and she confirmed the Words of her Lord and His Book and was one of the obedient. (Surat at-Tahrim: 12)..
--
Maryam (as), who was chosen to give birth to the Prophet Jesus (as), was born at a time of social disorder . Allah specially chose Maryam (as) for this blessed duty and brought her up accordingly. Maryam (as) came from a noble family, the family of 'Imran. Allah chose this family over all people.
The members of the family of 'Imran were known to be people having great faith in Allah. They turned to Him while doing all their deeds and meticulously observed His limits. When 'Imran's wife learned that she was expecting a child, she turned to her Creator and prayed, and she devoted what was in her womb to the service of Allah. Allah gives an account of this in the Qur'an:
Remember when the wife of 'Imran said, "My Lord, I have pledged to You what is in my womb, devoting it to Your service. Please accept my prayer. You are the All-Hearing, the All-Knowing." When she gave birth, she said, "My Lord! I have given birth to a girl" – and Allah knew very well what she had given birth to, male and female are not the same – "and I have named her Maryam and placed her and her children in Your safekeeping from the accursed shaytan." (Surah Al 'Imran: 35-36)
When Maryam (as) was born, Imran's wife sought only the good pleasure of Allah. She turned to Allah and placed Maryam (as) and her children in His safekeeping from the accursed shaytan. In return for her sincerity and prayer, Allah gave Maryam (as) noble virtues. In the Qur'an, Allah explains how Maryam (as) was brought up under His protection and meticulous care. "Her Lord accepted her with approval and made her grow in health and beauty." (Surah Al 'Imran: 37). Zakariyya (Zachariah) (as) became Maryam's (as) guardian and during the time she spent with him, he realised that she was favoured with exceptional qualities. Moreover, Allah showed her many favours:
… Every time Zakariyya (Zachariah) visited her in the Upper Room, he found food with her. He said, "Maryam, how did you come by this?" She said, "It is from Allah. Allah provides for whomever He wills without any reckoning." (Surah Al 'Imran: 37)
Just as Allah chose the family of 'Imran, He also chose Maryam (as), a member of 'Imran's family, and provided her with an exceptional upbringing. Allah purified Maryam (as) and chose her over all other women. This attribute of hers is stated in the Qur'an:
And when the angels said, "Maryam, Allah has chosen you and purified you. He has chosen you over all other women. Maryam, obey your Lord and prostrate and bow with those who bow." (Surah Al 'Imran: 42-43)
In the community in which she lived, Maryam (as) became known for the loyalty and sincerity she showed to Allah. She is especially distinguished as a woman "who guarded her chastity". In Surat at-Tahrim, we find an account of this:
Maryam, the daughter of 'Imran, who guarded her chastity – We breathed Our Spirit into her and she confirmed the Words of her Lord and His Book and was one of the obedient. (Surat at-Tahrim: 12)
Bir açıklama ekle
The Prophet Jesus (as), Son of Maryam (as), In The Qur'an - 1 chapter
The Birth of Maryam (as) and the Way She Was Raised
Maryam (as), who was chosen to give birth to the Prophet Jesus (as), was born at a time of social disorder . Allah specially chose Maryam (as) for this blessed duty and brought her up accordingly. Maryam (as) came from a noble family, the family of 'Imran. Allah chose this family over all people.
The members of the family of 'Imran were known to be people having great faith in Allah. They turned to Him while doing all their deeds and meticulously observed His limits. When 'Imran's wife learned that she was expecting a child, she turned to her Creator and prayed, and she devoted what was in her womb to the service of Allah. Allah gives an account of this in the Qur'an:
Remember when the wife of 'Imran said, "My Lord, I have pledged to You what is in my womb, devoting it to Your service. Please accept my prayer. You are the All-Hearing, the All-Knowing." When she gave birth, she said, "My Lord! I have given birth to a girl" – and Allah knew very well what she had given birth to, male and female are not the same – "and I have named her Maryam and placed her and her children in Your safekeeping from the accursed shaytan." (Surah Al 'Imran: 35-36)
When Maryam (as) was born, Imran's wife sought only the good pleasure of Allah. She turned to Allah and placed Maryam (as) and her children in His safekeeping from the accursed shaytan. In return for her sincerity and prayer, Allah gave Maryam (as) noble virtues. In the Qur'an, Allah explains how Maryam (as) was brought up under His protection and meticulous care. "Her Lord accepted her with approval and made her grow in health and beauty." (Surah Al 'Imran: 37). Zakariyya (Zachariah) (as) became Maryam's (as) guardian and during the time she spent with him, he realised that she was favoured with exceptional qualities. Moreover, Allah showed her many favours:
… Every time Zakariyya (Zachariah) visited her in the Upper Room, he found food with her. He said, "Maryam, how did you come by this?" She said, "It is from Allah. Allah provides for whomever He wills without any reckoning." (Surah Al 'Imran: 37)
Just as Allah chose the family of 'Imran, He also chose Maryam (as), a member of 'Imran's family, and provided her with an exceptional upbringing. Allah purified Maryam (as) and chose her over all other women. This attribute of hers is stated in the Qur'an:
And when the angels said, "Maryam, Allah has chosen you and purified you. He has chosen you over all other women. Maryam, obey your Lord and prostrate and bow with those who bow." (Surah Al 'Imran: 42-43)
In the community in which she lived, Maryam (as) became known for the loyalty and sincerity she showed to Allah. She is especially distinguished as a woman "who guarded her chastity". In Surat at-Tahrim, we find an account of this:
Maryam, the daughter of 'Imran, who guarded her chastity – We breathed Our Spirit into her and she confirmed the Words of her Lord and His Book and was one of the obedient. (Surat at-Tahrim: 12)..
--
Katolik Kilisesi ve İslam'ın Yükselişi
Avrupa toplumları içinde İslam'ı seçerek din değiştirenlerin gittikçe çoğalmasını ilgi ile takip eden kurumlardan biri, merkezi Vatikan'da bulunan Katolik Kilisesi'dir. 1999 yılının Ekim ayında yapılan Avrupa Katolik Kiliseler Toplantısı'nın ana gündem maddesi yeni milenyumda kilisenin hangi pozisyonda olacağını değerlendirmekti. Toplantıya katılan hemen hemen tüm din adamlarının asıl olarak üzerinde durdukları konu ise İslam'ın Avrupa'daki hızlı yükselişi oldu. Toplantıda yapılan konuşmaları sayfalarına taşıyan National Catholic Reporter dergisinin verdiği habere göre, bazı radikal kişiler, Müslümanların Avrupa'da güçlenmesini engellemenin tek yolunun İslamiyet'e ve Müslümanlara karşı hoşgörüden vazgeçmek olduğunu belirtirken, daha objektif ve tutarlı olan kişiler de her iki dinin de mensuplarının aynı Allah'a iman ettiklerinin dolayısıyla bu iki din arasında herhangi bir çatışma veya mücadelenin söz konusu olamayacağının altını çizmişlerdir. Öyle ki toplantının Almanca olarak yapılan bir oturumunda, Almanya Kardinali Karl Lehmann, "İslam'da, pek çok Hıristiyan�n tahmin ettiğinden çok daha fazla çoğulculuk vardır" diyerek, radikallerin İslam ile ilgili öne sürdükleri iddialarında doğruluk payı olmadığını söylemiştir.
Kilisenin yeni milenyumdaki yeri belirlenirken Müslümanların hangi konumda olacağının dikkate alınması, aslında çok yerinde bir değerlendirmedir. Çünkü Birleşmiş Milletler'in 1999 yılında yaptırdığı bir araştırma, Avrupa'da Müslüman nüfusun 1989 ile 1998 arasında %100'den daha büyük bir hızla arttığını göstermektedir. Bugün Avrupa'da, 3.2 milyonu Almanya'da, 2 milyonu İngiltere'de, 4-5 milyonu Fransa'da, diğerleri de başta Balkanlar olmak üzere Avrupa geneline yayılmış yaklaşık 13 milyon Müslüman yaşadığı bildirilmektedir. Ve bu rakam Avrupa nüfusunun %2'sinden fazlasını oluşturmaktadır.
Kilisenin yeni milenyumdaki yeri belirlenirken Müslümanların hangi konumda olacağının dikkate alınması, aslında çok yerinde bir değerlendirmedir. Çünkü Birleşmiş Milletler'in 1999 yılında yaptırdığı bir araştırma, Avrupa'da Müslüman nüfusun 1989 ile 1998 arasında %100'den daha büyük bir hızla arttığını göstermektedir. Bugün Avrupa'da, 3.2 milyonu Almanya'da, 2 milyonu İngiltere'de, 4-5 milyonu Fransa'da, diğerleri de başta Balkanlar olmak üzere Avrupa geneline yayılmış yaklaşık 13 milyon Müslüman yaşadığı bildirilmektedir. Ve bu rakam Avrupa nüfusunun %2'sinden fazlasını oluşturmaktadır.
Irkların Yaratılması ve Din Kardeşliği
Kuran'da farklı halkların ve kabilelerin yaratılmasının nedeninin, insanların birbirleriyle tanışmaları olduğu bildirilir. Bu çeşitlilik, Allah'ın yaratışındaki bir güzelliktir. Ancak Kuran ahlakından uzak yaşayan bazı toplumlarda, bu durum kişiler arasında bir ayrımcılık, ırkçılık unsuru gibi kabul edilerek, tarih boyunca savaş ve çatışma sebebi haline getirilmiştir. Oysa Allah Katında değerli olan, bir kimsenin ırkı ya da hangi soydan geldiği değil, Allah'a yakınlığı ve takvasıdır.
Dünya üzerinde yaşanan pek çok bölgesel savaşın, iç savaşların ya da çatışmaların altında, genellikle farklı ırklar ve topluluklar arasında süregelen düşmanca duygular yatmaktadır. Birçok ülkede halen devam etmekte olan beyaz ırkın siyah ırka karşı saldırgan tutumunda, yakın tarih içinde milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanan Nazi kökenli Ari ırk fikrinde veya Afrika'daki ülkelerde görülen kabile çatışmalarında karşımıza çıkan, Yüce Allah'ın Kuran'da inkar edenlerin önemli bir özelliği olarak bildirdiği "soy koruyuculuğu"dur.
Müminlerin Kardeşliği Hikmetli Bir Örnektir
Kuran'da bildirildiği üzere, tüm müminler birbirlerinin kardeşidirler. Hepsi Allah'a gönülden bağlı, aynı peygamberleri seven, aynı ahlaki değerleri yaşayan ve savunan insanlardır. Dolayısıyla aralarında büyük bir sevgi ve dayanışma bulunur. Yüce Allah, bu durumu şöyle bildirmektedir:
Şüphesiz Allah, Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. (Saff Suresi, 4)
Başka bir ayette ise şöyle buyrulmaktadır:
Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran Suresi, 103)
Kuran'da bildirilen mümin karakteri; Kuran ahlakı ile ahlaklanmayı, tevazu, sevgi ve saygı gibi üstün erdemlere sahip olmayı gerektirir. Bu üstün vasıflara sahip olan müminler için, bir diğer mümin kardeşinin hangi ırktan olduğunun, boyunun, ten renginin ya da hangi dili konuştuğunun hiçbir önemi yoktur. Bunların hepsinin Allah'ın takdiri ve yaratışının bir güzelliği olduğunun bilincindedirler. Ayrımcılık, ırkçılık, kibir, kıskançlık gibi özellikler müminlerin değil, din ahlakından uzak yaşayan insanların özelliğidir.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, ırk üstünlüğü iddiasından uzak yaşayan müminlerin kendi aralarındaki sevgi, bağlılık ve kardeşlik, güzel ahlakın dünyada yaygın biçimde yaşanmasına bir temel oluşturacaktır. Allah Kuran'da şu şekilde bildirmiştir:
Ey iman edenler, üzerinizdeki (yükümlülük) kendi nefislerinizdir. Siz doğru yola erişirseniz, sapan size zarar veremez. Tümünüzün dönüşü Allah'adır. O, size yaptıklarınızı haber verecektir. (Maide Suresi, 105)
Peygamberimiz (Sav)'in Irkçılık Konusundaki Tavrı
Öfkeli soy koruyuculuğu, fitne ve bozgunculuğa neden olan unsurlardan biridir. Oysa Yüce Allah'ın topraktan yarattığı tüm insanlar eşittir, herhangi bir ırkın diğerine üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece Allah Katında, kişinin takvası ölçüsündedir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) "Veda Hutbesi"nde bu duruma dikkat çekerek ırklar arasında bir fark olmadığı konusunda tüm müminlere şunları öğütlemiştir:
"Ey insanlar!
"Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır. "Azası kesik siyahi bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'ın kitabı ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz." http://www.diyanet.gov.tr/
Peygamberimiz (sav)'in ırkçılık konusundaki kesin tavrını Ebu Davud'un Cübeyr b. Mutim'den rivayet ettiği hadiste de açık bir biçimde görmekteyiz:
"Bizi, ırkçılığa davet eden bizden değildir. Irkçılık yolunda savaşan bizden değildir, ırkçılık uğruna ölen bizden değildir."
Ebû Davud'dan rivayet edilen bir başka hadiste ise Resulullah (sav): "En hayırlınız, bu yolda günah işlemediği müddetçe aşiretini müdafaa edeninizdir." Resulullah (sav)'a "Irkçılık nedir?" diye sorulunca: "Haksız olarak kavmine yardım etmendir" buyurmuştur.
Bir açıklama ekle
Irkların Yaratılması ve Din Kardeşliği
Kuran'da farklı halkların ve kabilelerin yaratılmasının nedeninin, insanların birbirleriyle tanışmaları olduğu bildirilir. Bu çeşitlilik, Allah'ın yaratışındaki bir güzelliktir. Ancak Kuran ahlakından uzak yaşayan bazı toplumlarda, bu durum kişiler arasında bir ayrımcılık, ırkçılık unsuru gibi kabul edilerek, tarih boyunca savaş ve çatışma sebebi haline getirilmiştir. Oysa Allah Katında değerli olan, bir kimsenin ırkı ya da hangi soydan geldiği değil, Allah'a yakınlığı ve takvasıdır.
Dünya üzerinde yaşanan pek çok bölgesel savaşın, iç savaşların ya da çatışmaların altında, genellikle farklı ırklar ve topluluklar arasında süregelen düşmanca duygular yatmaktadır. Birçok ülkede halen devam etmekte olan beyaz ırkın siyah ırka karşı saldırgan tutumunda, yakın tarih içinde milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanan Nazi kökenli Ari ırk fikrinde veya Afrika'daki ülkelerde görülen kabile çatışmalarında karşımıza çıkan, Yüce Allah'ın Kuran'da inkar edenlerin önemli bir özelliği olarak bildirdiği "soy koruyuculuğu"dur.
Müminlerin Kardeşliği Hikmetli Bir Örnektir
Kuran'da bildirildiği üzere, tüm müminler birbirlerinin kardeşidirler. Hepsi Allah'a gönülden bağlı, aynı peygamberleri seven, aynı ahlaki değerleri yaşayan ve savunan insanlardır. Dolayısıyla aralarında büyük bir sevgi ve dayanışma bulunur. Yüce Allah, bu durumu şöyle bildirmektedir:
Şüphesiz Allah, Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. (Saff Suresi, 4)
Başka bir ayette ise şöyle buyrulmaktadır:
Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran Suresi, 103)
Kuran'da bildirilen mümin karakteri; Kuran ahlakı ile ahlaklanmayı, tevazu, sevgi ve saygı gibi üstün erdemlere sahip olmayı gerektirir. Bu üstün vasıflara sahip olan müminler için, bir diğer mümin kardeşinin hangi ırktan olduğunun, boyunun, ten renginin ya da hangi dili konuştuğunun hiçbir önemi yoktur. Bunların hepsinin Allah'ın takdiri ve yaratışının bir güzelliği olduğunun bilincindedirler. Ayrımcılık, ırkçılık, kibir, kıskançlık gibi özellikler müminlerin değil, din ahlakından uzak yaşayan insanların özelliğidir.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, ırk üstünlüğü iddiasından uzak yaşayan müminlerin kendi aralarındaki sevgi, bağlılık ve kardeşlik, güzel ahlakın dünyada yaygın biçimde yaşanmasına bir temel oluşturacaktır. Allah Kuran'da şu şekilde bildirmiştir:
Ey iman edenler, üzerinizdeki (yükümlülük) kendi nefislerinizdir. Siz doğru yola erişirseniz, sapan size zarar veremez. Tümünüzün dönüşü Allah'adır. O, size yaptıklarınızı haber verecektir. (Maide Suresi, 105)
Peygamberimiz (Sav)'in Irkçılık Konusundaki Tavrı
Öfkeli soy koruyuculuğu, fitne ve bozgunculuğa neden olan unsurlardan biridir. Oysa Yüce Allah'ın topraktan yarattığı tüm insanlar eşittir, herhangi bir ırkın diğerine üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece Allah Katında, kişinin takvası ölçüsündedir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) "Veda Hutbesi"nde bu duruma dikkat çekerek ırklar arasında bir fark olmadığı konusunda tüm müminlere şunları öğütlemiştir:
"Ey insanlar!
"Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır. "Azası kesik siyahi bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'ın kitabı ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz."
Peygamberimiz (sav)'in ırkçılık konusundaki kesin tavrını Ebu Davud'un Cübeyr b. Mutim'den rivayet ettiği hadiste de açık bir biçimde görmekteyiz:
"Bizi, ırkçılığa davet eden bizden değildir. Irkçılık yolunda savaşan bizden değildir, ırkçılık uğruna ölen bizden değildir."
Ebû Davud'dan rivayet edilen bir başka hadiste ise Resulullah (sav): "En hayırlınız, bu yolda günah işlemediği müddetçe aşiretini müdafaa edeninizdir." Resulullah (sav)'a "Irkçılık nedir?" diye sorulunca: "Haksız olarak kavmine yardım etmendir" buyurmuştur...
Dünya üzerinde yaşanan pek çok bölgesel savaşın, iç savaşların ya da çatışmaların altında, genellikle farklı ırklar ve topluluklar arasında süregelen düşmanca duygular yatmaktadır. Birçok ülkede halen devam etmekte olan beyaz ırkın siyah ırka karşı saldırgan tutumunda, yakın tarih içinde milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanan Nazi kökenli Ari ırk fikrinde veya Afrika'daki ülkelerde görülen kabile çatışmalarında karşımıza çıkan, Yüce Allah'ın Kuran'da inkar edenlerin önemli bir özelliği olarak bildirdiği "soy koruyuculuğu"dur.
Müminlerin Kardeşliği Hikmetli Bir Örnektir
Kuran'da bildirildiği üzere, tüm müminler birbirlerinin kardeşidirler. Hepsi Allah'a gönülden bağlı, aynı peygamberleri seven, aynı ahlaki değerleri yaşayan ve savunan insanlardır. Dolayısıyla aralarında büyük bir sevgi ve dayanışma bulunur. Yüce Allah, bu durumu şöyle bildirmektedir:
Şüphesiz Allah, Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. (Saff Suresi, 4)
Başka bir ayette ise şöyle buyrulmaktadır:
Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran Suresi, 103)
Kuran'da bildirilen mümin karakteri; Kuran ahlakı ile ahlaklanmayı, tevazu, sevgi ve saygı gibi üstün erdemlere sahip olmayı gerektirir. Bu üstün vasıflara sahip olan müminler için, bir diğer mümin kardeşinin hangi ırktan olduğunun, boyunun, ten renginin ya da hangi dili konuştuğunun hiçbir önemi yoktur. Bunların hepsinin Allah'ın takdiri ve yaratışının bir güzelliği olduğunun bilincindedirler. Ayrımcılık, ırkçılık, kibir, kıskançlık gibi özellikler müminlerin değil, din ahlakından uzak yaşayan insanların özelliğidir.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, ırk üstünlüğü iddiasından uzak yaşayan müminlerin kendi aralarındaki sevgi, bağlılık ve kardeşlik, güzel ahlakın dünyada yaygın biçimde yaşanmasına bir temel oluşturacaktır. Allah Kuran'da şu şekilde bildirmiştir:
Ey iman edenler, üzerinizdeki (yükümlülük) kendi nefislerinizdir. Siz doğru yola erişirseniz, sapan size zarar veremez. Tümünüzün dönüşü Allah'adır. O, size yaptıklarınızı haber verecektir. (Maide Suresi, 105)
Peygamberimiz (Sav)'in Irkçılık Konusundaki Tavrı
Öfkeli soy koruyuculuğu, fitne ve bozgunculuğa neden olan unsurlardan biridir. Oysa Yüce Allah'ın topraktan yarattığı tüm insanlar eşittir, herhangi bir ırkın diğerine üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece Allah Katında, kişinin takvası ölçüsündedir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) "Veda Hutbesi"nde bu duruma dikkat çekerek ırklar arasında bir fark olmadığı konusunda tüm müminlere şunları öğütlemiştir:
"Ey insanlar!
"Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır. "Azası kesik siyahi bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'ın kitabı ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz." http://www.diyanet.gov.tr/
Peygamberimiz (sav)'in ırkçılık konusundaki kesin tavrını Ebu Davud'un Cübeyr b. Mutim'den rivayet ettiği hadiste de açık bir biçimde görmekteyiz:
"Bizi, ırkçılığa davet eden bizden değildir. Irkçılık yolunda savaşan bizden değildir, ırkçılık uğruna ölen bizden değildir."
Ebû Davud'dan rivayet edilen bir başka hadiste ise Resulullah (sav): "En hayırlınız, bu yolda günah işlemediği müddetçe aşiretini müdafaa edeninizdir." Resulullah (sav)'a "Irkçılık nedir?" diye sorulunca: "Haksız olarak kavmine yardım etmendir" buyurmuştur.
Bir açıklama ekle
Irkların Yaratılması ve Din Kardeşliği
Kuran'da farklı halkların ve kabilelerin yaratılmasının nedeninin, insanların birbirleriyle tanışmaları olduğu bildirilir. Bu çeşitlilik, Allah'ın yaratışındaki bir güzelliktir. Ancak Kuran ahlakından uzak yaşayan bazı toplumlarda, bu durum kişiler arasında bir ayrımcılık, ırkçılık unsuru gibi kabul edilerek, tarih boyunca savaş ve çatışma sebebi haline getirilmiştir. Oysa Allah Katında değerli olan, bir kimsenin ırkı ya da hangi soydan geldiği değil, Allah'a yakınlığı ve takvasıdır.
Dünya üzerinde yaşanan pek çok bölgesel savaşın, iç savaşların ya da çatışmaların altında, genellikle farklı ırklar ve topluluklar arasında süregelen düşmanca duygular yatmaktadır. Birçok ülkede halen devam etmekte olan beyaz ırkın siyah ırka karşı saldırgan tutumunda, yakın tarih içinde milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanan Nazi kökenli Ari ırk fikrinde veya Afrika'daki ülkelerde görülen kabile çatışmalarında karşımıza çıkan, Yüce Allah'ın Kuran'da inkar edenlerin önemli bir özelliği olarak bildirdiği "soy koruyuculuğu"dur.
Müminlerin Kardeşliği Hikmetli Bir Örnektir
Kuran'da bildirildiği üzere, tüm müminler birbirlerinin kardeşidirler. Hepsi Allah'a gönülden bağlı, aynı peygamberleri seven, aynı ahlaki değerleri yaşayan ve savunan insanlardır. Dolayısıyla aralarında büyük bir sevgi ve dayanışma bulunur. Yüce Allah, bu durumu şöyle bildirmektedir:
Şüphesiz Allah, Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. (Saff Suresi, 4)
Başka bir ayette ise şöyle buyrulmaktadır:
Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran Suresi, 103)
Kuran'da bildirilen mümin karakteri; Kuran ahlakı ile ahlaklanmayı, tevazu, sevgi ve saygı gibi üstün erdemlere sahip olmayı gerektirir. Bu üstün vasıflara sahip olan müminler için, bir diğer mümin kardeşinin hangi ırktan olduğunun, boyunun, ten renginin ya da hangi dili konuştuğunun hiçbir önemi yoktur. Bunların hepsinin Allah'ın takdiri ve yaratışının bir güzelliği olduğunun bilincindedirler. Ayrımcılık, ırkçılık, kibir, kıskançlık gibi özellikler müminlerin değil, din ahlakından uzak yaşayan insanların özelliğidir.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, ırk üstünlüğü iddiasından uzak yaşayan müminlerin kendi aralarındaki sevgi, bağlılık ve kardeşlik, güzel ahlakın dünyada yaygın biçimde yaşanmasına bir temel oluşturacaktır. Allah Kuran'da şu şekilde bildirmiştir:
Ey iman edenler, üzerinizdeki (yükümlülük) kendi nefislerinizdir. Siz doğru yola erişirseniz, sapan size zarar veremez. Tümünüzün dönüşü Allah'adır. O, size yaptıklarınızı haber verecektir. (Maide Suresi, 105)
Peygamberimiz (Sav)'in Irkçılık Konusundaki Tavrı
Öfkeli soy koruyuculuğu, fitne ve bozgunculuğa neden olan unsurlardan biridir. Oysa Yüce Allah'ın topraktan yarattığı tüm insanlar eşittir, herhangi bir ırkın diğerine üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece Allah Katında, kişinin takvası ölçüsündedir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) "Veda Hutbesi"nde bu duruma dikkat çekerek ırklar arasında bir fark olmadığı konusunda tüm müminlere şunları öğütlemiştir:
"Ey insanlar!
"Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır. "Azası kesik siyahi bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'ın kitabı ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz."
Peygamberimiz (sav)'in ırkçılık konusundaki kesin tavrını Ebu Davud'un Cübeyr b. Mutim'den rivayet ettiği hadiste de açık bir biçimde görmekteyiz:
"Bizi, ırkçılığa davet eden bizden değildir. Irkçılık yolunda savaşan bizden değildir, ırkçılık uğruna ölen bizden değildir."
Ebû Davud'dan rivayet edilen bir başka hadiste ise Resulullah (sav): "En hayırlınız, bu yolda günah işlemediği müddetçe aşiretini müdafaa edeninizdir." Resulullah (sav)'a "Irkçılık nedir?" diye sorulunca: "Haksız olarak kavmine yardım etmendir" buyurmuştur...
İnsanı yoktan var eden, ve ona can veren Allah'tır
İnsan, nasıl yoktan var olduğunu, nasıl can sahibi olduğunu ve anne rahmine düşüşünden bugününe kadar nasıl ihtimamla korunduğunu düşündüğünde, Allah'ın üzerindeki rahmetini, sonsuz merhamet ve şefkatini görür. Allah Meryem Suresi'nde insanları, yaratılışları üzerinde düşünmeye çağırmaktadır:
"İnsan önceden, hiçbir şey değilken, gerçekten Bizim onu yaratmış bulunduğumuzu (hiç) düşünmüyor mu?" (Meryem Suresi, 67)
Allah, her insanı, anne rahminde son derece korunaklı, sakat kalmayacağı, acı duymayacağı bir yere; ona hiçbir zarar gelmeyecek şekilde yerleştirir. Dünyaya gelen her bir bebek için gereken herşey milyarlarca yıl öncesinden hazırlanmıştır. Soluyacağı havadan, gerekli besinlerini alacağı anne sütüne kadar herşey onun için hazır bekler.
Her insanın bedeni, ölene kadar, Allah'ın yarattığı kusursuz sistem sayesinde korunur. Örneğin kalp, kişinin yaşam süresi boyunca durmaksızın atar, ancak insan bunu sağlamak için hiçbir şey yapmak zorunda değildir. İnsan sadece kalbinin her saniye atması için ona gereken emri verme görevini üstlenmiş olsaydı bile, hayatı çok zorlaşırdı; uyuyamaz, yemek yiyemez, neredeyse bundan başka hiçbir iş yapamayacak hale gelirdi. Oysa Allah, yaşamının ilk gününden itibaren her insanın kalbine ölene dek çalışması emrini vermektedir. Böylece kalp, insanın ömrü boyunca, bir an bile durmaksızın, Allah'ın kontrolünde çalışmaya devam etmektedir.
İnsanın kendisine ait olduğunu iddia ettiği bedeni üzerinde hiçbir hakimiyeti yoktur. İnsana, tüm hücrelerine varıncaya kadar hakim olan yalnızca Yüce Rabbimiz'dir. Büyük bir hızla akan kanı, kalbin pompaladığı kan miktarını, kanın pıhtılaşma süresini, solunum, sindirim, savunma, sinir sistemini ve burada saymadığımız pek çok sistemi insan kendi başına kontrol ve idare edemez.
İnsan herşeyiyle Allah'a muhtaçtır. Allah bu gerçeği bir ayetinde şöyle bildirir:
"Ey insanlar, siz Allah'a muhtaçlarsınız; Allah ise, Ganiy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır. Hamid (övülmeye layık) olandır." (Fatır Suresi, 15)
Sabahları uyandığınızda, vücudunuzda yaşamınız için gerekli olan her detayın eksiksiz olarak çalıştığına şahit olursunuz. Rahatlıkla nefes alabilir, gözlerinizi açtığınızda hiçbir çaba harcamadan ve vakit geçmesini beklemeden rengarenk bir dünya görürsünüz.
Sesleri her zaman aynı netlikte duyabilir, rahatlıkla koku alabilir, yemek yiyebilirsiniz. Yediğiniz yemeklerdeki vitaminlerin vücudunuzda nereye gidecekleri, sayısız mikrop ve virüsle vücudun nasıl savaşması gerektiği, bir eşyayı görmek için beyninizde görüntünün nasıl oluşması gerektiği gibi detaylar üzerinde asla düşünmek zorunda kalmazsınız.
Hiç zorluk çekmeden bir gün, bir yıl hatta yıllarca önce neler yaptığınızı hatırlayabilir, bütün bunları hafızanızda tutabilirsiniz. En önemlisi bu kadar hassas dengeler üzerinde çalışan bir bedene sahip olmanıza rağmen sağlıklı ve zinde olursunuz. Çünkü insan her an Allah'ın kontrolünde olan bir sisteme bağımlıdır. İşte bu yüzden insan Rabbimiz'in kendisine bağışladığı bu eksiksiz sistemler ve verdiği nimetler hakkında düşünmelidir. Allah Kuran'da insanın bu üstün yaratılışını bizlere şöyle hatırlatmaktadır:
Ey insan, 'üstün kerem sahibi' olan Rabbine karşı seni aldatıp-yanıltan nedir? Ki O, seni yarattı, 'sana bir düzen içinde biçim verdi' ve seni bir itidal üzere kıldı. Dilediği bir surette seni tertib etti. (İnfitar Suresi 6-8)
O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.(Haşr Suresi, 24 )
Görüldüğü gibi insan sadece kendi bedenine bakarak dahi Allah'a derin ve güçlü bir sevgiyle bağlanmak için çok sayıda delil bulabilir. Üstelik sadece insan bedeninde değil, evrendeki her detayda insanlara sunulmuş eşsiz nimetler vardır. Tüm bunlar, tek ve gerçek dostumuz olan Allah'ın bizler için yarattığı ve muhafaza ettiği olağanüstü nimetlerdir.
Bu detayları düşünen insan, kendisini yaratan, hayat veren ve yaşatan Allah'a her an muhtaç olduğunu, Allah dilemedikçe nefes dahi alamayacağını görür; Allah'ın kendisi için en yakın dost ve veli olduğunu anlar. Allah bu gerçeği Ankebut Suresi'nde şöyle bildirmektedir:
Siz yerde ve gökte (Allah'ı) aciz bırakamazsınız. Sizin Allah'ın dışında veliniz yoktur, yardım edeniniz de yoktur. (Ankebut Suresi, 22)
Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın fırkasıdır(Mücadele Suresi, 22)
Allah'ın yarattığı herşey en güzeli ve en hayırlısıdır
Sonsuz adalet ve merhamet sahibi olan Rabbimiz'in yarattığı her olay, verdiği her hüküm insanlar için en hayırlı ve en güzel olandır. Olumsuz gibi görünen olaylarda bile Allah'ın yarattığı pek çok hayır, güzellik ve hikmet vardır. Allah bu gerçeği bir ayetlerde şöyle bildirir:
"Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz." (Bakara Suresi, 216)
"Biz ona yolu gösterdik; (artık o,) ya şükredici olur ya da nankör." (İnsan Suresi, 3)
Bu gerçeği bilerek yaşayan müminler, karşılaştıkları her olaydan, duydukları her konuşmadan razı olurlar, her an Allah'a yönelerek, yarattıkları için O'na şükrederler, Allah'ın kendileri için en hayırlısını ve en güzelini yarattığını bilerek Allah'ı sevgi ve övgüyle zikrederler.
Allah insanlara güçlük yüklemez, onlardan kolay olanı ister.
"İnsan önceden, hiçbir şey değilken, gerçekten Bizim onu yaratmış bulunduğumuzu (hiç) düşünmüyor mu?" (Meryem Suresi, 67)
Allah, her insanı, anne rahminde son derece korunaklı, sakat kalmayacağı, acı duymayacağı bir yere; ona hiçbir zarar gelmeyecek şekilde yerleştirir. Dünyaya gelen her bir bebek için gereken herşey milyarlarca yıl öncesinden hazırlanmıştır. Soluyacağı havadan, gerekli besinlerini alacağı anne sütüne kadar herşey onun için hazır bekler.
Her insanın bedeni, ölene kadar, Allah'ın yarattığı kusursuz sistem sayesinde korunur. Örneğin kalp, kişinin yaşam süresi boyunca durmaksızın atar, ancak insan bunu sağlamak için hiçbir şey yapmak zorunda değildir. İnsan sadece kalbinin her saniye atması için ona gereken emri verme görevini üstlenmiş olsaydı bile, hayatı çok zorlaşırdı; uyuyamaz, yemek yiyemez, neredeyse bundan başka hiçbir iş yapamayacak hale gelirdi. Oysa Allah, yaşamının ilk gününden itibaren her insanın kalbine ölene dek çalışması emrini vermektedir. Böylece kalp, insanın ömrü boyunca, bir an bile durmaksızın, Allah'ın kontrolünde çalışmaya devam etmektedir.
İnsanın kendisine ait olduğunu iddia ettiği bedeni üzerinde hiçbir hakimiyeti yoktur. İnsana, tüm hücrelerine varıncaya kadar hakim olan yalnızca Yüce Rabbimiz'dir. Büyük bir hızla akan kanı, kalbin pompaladığı kan miktarını, kanın pıhtılaşma süresini, solunum, sindirim, savunma, sinir sistemini ve burada saymadığımız pek çok sistemi insan kendi başına kontrol ve idare edemez.
İnsan herşeyiyle Allah'a muhtaçtır. Allah bu gerçeği bir ayetinde şöyle bildirir:
"Ey insanlar, siz Allah'a muhtaçlarsınız; Allah ise, Ganiy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır. Hamid (övülmeye layık) olandır." (Fatır Suresi, 15)
Sabahları uyandığınızda, vücudunuzda yaşamınız için gerekli olan her detayın eksiksiz olarak çalıştığına şahit olursunuz. Rahatlıkla nefes alabilir, gözlerinizi açtığınızda hiçbir çaba harcamadan ve vakit geçmesini beklemeden rengarenk bir dünya görürsünüz.
Sesleri her zaman aynı netlikte duyabilir, rahatlıkla koku alabilir, yemek yiyebilirsiniz. Yediğiniz yemeklerdeki vitaminlerin vücudunuzda nereye gidecekleri, sayısız mikrop ve virüsle vücudun nasıl savaşması gerektiği, bir eşyayı görmek için beyninizde görüntünün nasıl oluşması gerektiği gibi detaylar üzerinde asla düşünmek zorunda kalmazsınız.
Hiç zorluk çekmeden bir gün, bir yıl hatta yıllarca önce neler yaptığınızı hatırlayabilir, bütün bunları hafızanızda tutabilirsiniz. En önemlisi bu kadar hassas dengeler üzerinde çalışan bir bedene sahip olmanıza rağmen sağlıklı ve zinde olursunuz. Çünkü insan her an Allah'ın kontrolünde olan bir sisteme bağımlıdır. İşte bu yüzden insan Rabbimiz'in kendisine bağışladığı bu eksiksiz sistemler ve verdiği nimetler hakkında düşünmelidir. Allah Kuran'da insanın bu üstün yaratılışını bizlere şöyle hatırlatmaktadır:
Ey insan, 'üstün kerem sahibi' olan Rabbine karşı seni aldatıp-yanıltan nedir? Ki O, seni yarattı, 'sana bir düzen içinde biçim verdi' ve seni bir itidal üzere kıldı. Dilediği bir surette seni tertib etti. (İnfitar Suresi 6-8)
O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.(Haşr Suresi, 24 )
Görüldüğü gibi insan sadece kendi bedenine bakarak dahi Allah'a derin ve güçlü bir sevgiyle bağlanmak için çok sayıda delil bulabilir. Üstelik sadece insan bedeninde değil, evrendeki her detayda insanlara sunulmuş eşsiz nimetler vardır. Tüm bunlar, tek ve gerçek dostumuz olan Allah'ın bizler için yarattığı ve muhafaza ettiği olağanüstü nimetlerdir.
Bu detayları düşünen insan, kendisini yaratan, hayat veren ve yaşatan Allah'a her an muhtaç olduğunu, Allah dilemedikçe nefes dahi alamayacağını görür; Allah'ın kendisi için en yakın dost ve veli olduğunu anlar. Allah bu gerçeği Ankebut Suresi'nde şöyle bildirmektedir:
Siz yerde ve gökte (Allah'ı) aciz bırakamazsınız. Sizin Allah'ın dışında veliniz yoktur, yardım edeniniz de yoktur. (Ankebut Suresi, 22)
Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın fırkasıdır(Mücadele Suresi, 22)
Allah'ın yarattığı herşey en güzeli ve en hayırlısıdır
Sonsuz adalet ve merhamet sahibi olan Rabbimiz'in yarattığı her olay, verdiği her hüküm insanlar için en hayırlı ve en güzel olandır. Olumsuz gibi görünen olaylarda bile Allah'ın yarattığı pek çok hayır, güzellik ve hikmet vardır. Allah bu gerçeği bir ayetlerde şöyle bildirir:
"Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz." (Bakara Suresi, 216)
"Biz ona yolu gösterdik; (artık o,) ya şükredici olur ya da nankör." (İnsan Suresi, 3)
Bu gerçeği bilerek yaşayan müminler, karşılaştıkları her olaydan, duydukları her konuşmadan razı olurlar, her an Allah'a yönelerek, yarattıkları için O'na şükrederler, Allah'ın kendileri için en hayırlısını ve en güzelini yarattığını bilerek Allah'ı sevgi ve övgüyle zikrederler.
Allah insanlara güçlük yüklemez, onlardan kolay olanı ister.
Çileye sabır Allah sevgisinin en güzel tezahürlerinden biridir
Allah herşeyin sahibi olan ve herşeyi yaratandır. Kullarını çok seven ve koruyan olan Allah, kulları için zaman zaman farklı ortamlar yaratabilir. Kimi zaman bolluk, zenginlik, ferahlık içinde yaşatırken, kimi zaman da onları darlık, sıkıntı, hastalık ve çeşitli çilelerle imtihan edebilir. Kuran'da haber verilen peygamber kıssalarında, Allah'ın en sevgili kulları olan peygamberlerin çok çeşitli imtihanlardan geçtikleri görülmektedir. Hz. Eyüp (as), Hz. Yusuf (as), Hz. Musa (as), Hz. İbrahim (as), Hz. Muhammed (sav) ve diğer tüm peygamberler hayatları boyunca hem küfrün kurduğu tuzaklarla hem kendi kavimleri içinden çıkan münafıklar ve fasıklarla mücadele etmişler, hem de hastalık, yokluk, yurtlarından çıkarılma gibi çeşitli zorluklarla denenmişlerdir. Başlarına gelen her olayda, "Allah bize yeter, o ne güzel vekildir" diyen peygamberler, zorluk ve çile anında gösterilmesi gereken tavrın en güzel örneği olmuşlardır. Yaşadıkları her çile, her zorluk onların Allah'a olan sevgi ve bağlılıklarını kat kat artırmış, imanlarını daha derinleştirmiştir. Allah'ın kendilerini denemek için özel olarak yarattığı bir ortamla karşılaşmanın neşesini ve sevincini yaşamışlardır.
Peygamberlerin yolunu izleyen, onların ahlakını ve hayatını kendisine örnek alan salih müminler de benzeri çile ve imtihanlarla karşılaşırlar. Böyle bir olayı yaşayan bir müminin herşeyden önce bu durumu içten bir neşe, şevk ve heyecanla karşılaması gerekir. Allah'ın bu özel durumu, kişinin Allah'a olan sevgisini ve yakınlığını, imani derinliğini ve teslimiyetini kendisinin görmesi, kendi imanına kendisinin şahit olması için yarattığını bilerek coşku duymalıdır. Allah'a bağlılığını göstermesi için oluşan bu imkan onda sevinç meydana getirmeli ve bu sevinçle, en güzel ve asil şekilde tavır göstermelidir.
Peygamberlerin yolunu izleyen, onların ahlakını ve hayatını kendisine örnek alan salih müminler de benzeri çile ve imtihanlarla karşılaşırlar. Böyle bir olayı yaşayan bir müminin herşeyden önce bu durumu içten bir neşe, şevk ve heyecanla karşılaması gerekir. Allah'ın bu özel durumu, kişinin Allah'a olan sevgisini ve yakınlığını, imani derinliğini ve teslimiyetini kendisinin görmesi, kendi imanına kendisinin şahit olması için yarattığını bilerek coşku duymalıdır. Allah'a bağlılığını göstermesi için oluşan bu imkan onda sevinç meydana getirmeli ve bu sevinçle, en güzel ve asil şekilde tavır göstermelidir.
İnsana sahip olduğu tüm güzellikleri bağışlayan Allah'tır
Allah, her insana bir hiçken can vermiş ve dünyayı onun için en güzel ve en uygun şekilde yaratmıştır. Örneğin, dünyanın her yerinde insanlar rahatlıkla nefes alıp verebilirler. Allah, rahmeti ile atmosferdeki gazların oranını insanlar için en uygun oranda tespit etmiş ve yaratmıştır. Birçok insan, havasız bir odada ne kadar zor nefes alıp verildiğini bilir. Havasızlık artıkça insanın duyduğu sıkıntı da artar. Biz, güçlükle nefes alıp verebildiğimiz bir dünyada da yaşıyor olabilirdik. Ancak içimize soluduğumuz hava, Allah'ın rahmeti ve dilemesi ile hiçbir zaman bize sıkıntı vermez, aksine bizi rahatlatır, hoşumuza gider.
Allah, yeryüzünün her köşesinde çeşit çeşit sebzeler, meyveler, tahıllar ve bitkiler yaratmıştır. Eğer Allah dileseydi, dünyada tek bir çeşit yiyecek olur ve bu yiyeceğin tadı da bize hiç zevk vermeyecek şekilde olabilirdi. Ve biz yaşayabilmek için bu yiyeceği yemek zorunda kalabilirdik. Bu yiyecek dışında da yerden bir şey üretme imkanımız olamazdı. Ancak Allah, sonsuz merhameti ve şefkati ile, insanlar için çeşit çeşit sebze ve meyve yaratmıştır. Üstelik bunların her birinin tadı birbirinden farklı ve güzeldir. İnsan yaşamak için yemek yemek zorundadır, ama Allah'ın rahmeti sayesinde, bir yandan da tüm bunların lezzetinden büyük zevk almaktadır.
Hayvanlardan yük taşıyan ve (yünlerinden, tüylerinden) döşek yapılanları da (yaratan O'dur). Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin ve şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.
(Enam Suresi, 142)
Allah'ın yarattığı hayvanlarda da insanlar için çeşitli güzellikler saklıdır. Örneğin at, deve, köpek gibi uysal hayvanlar insanlara yardımcı olurken, kuş, kedi gibi evcil hayvanlar da kendilerini sevdiren hoş özelliklere sahiptirler. Allah, küçücük bir muhabbet kuşunda dahi insanın çok hoşuna gidecek birçok özellik yaratır. Boynundaki minik bir delikten adeta insan sesi çıkartarak konuşabilen, mavinin, sarının, yeşilin farklı tonlarıyla çok estetik bir görünüme sahip olan ve sevilmekten hoşlanan bu küçük canlılar, Allah'ın insanlar için yarattığı bir neşe ve keyif kaynağıdır.
Soluduğumuz havadan yeryüzüne inen yağmura, toprakta yetişen ürünlerden yer altı kaynaklarına, hoşumuza giden hayvanlardan temel yaşam kaynağı olan suya kadar doğadaki herşey en ufak bir çaba harcanmasına dahi gerek duyulmadan bize ulaşır. İnsanın hayatta kalabilmesi ve yaşamını sürdürebilmesi için evrende son derece detaylı işlemler gerçekleşir, son derece hassas oranlar sürekli olarak korunur.
İnsan dışındaki canlılar, sahip oldukları özelliklerin farkına varamazlar. Bir tavşan, ne kadar sevimli olduğunun farkında olmadan yaşar. Kelebek, kanatlarındaki simetrinin, desenlerin ve uyumun şuurunda değildir. Sahip olduğu renkler, desenler ve simetri bir tavus kuşunu oldukça gösterişli kılar. Ama o, niçin var olduğunu dahi bilemeyen ve güzellikleri takdir edebilme yeteneği olmayan bir canlıdır. Kuyruğundaki renkler ve desenlerle, dünyanın en güzel görüntülerinden birini sergileyen bu varlık, insanların Allah'a şükretmeleri ve Allah'ın yaratış gücünü görebilmeleri için yaratılmış nimetlerden yalnızca biridir.
Allah tüm bu canlılardaki güzel görünümleri insanlara birer nimet olarak sunmaktadır. Bu nedenle insanın canlılardaki estetiği, simetriyi ve renkleri görüp Allah'ın gücünü gereği gibi takdir edebilmesi ve tüm bu güzelliklerin Yaratıcısı olan Rabbimiz'e en güzel şekilde şükretmesi gerekir.
Sizin üstünüze sapasağlam yedi-gök bina ettik. Parıldadıkça parıldayan bir kandil (güneş) kıldık. Sıkıp suyu çıkaran (bulut)lardan 'bardaktan boşanırcasına su' indirdik.Bununla taneler ve bitkiler bitirip-çıkaralım diye. Ve birbirine sarmaş-dolaş bahçeleri de.(Nebe Suresi, 12-16)
Allah'ın yeryüzünde yarattığı güzellikler saymakla bitmeyecek kadar çoktur. Örneğin bir gülün görünümünde kusursuz bir estetik vardır. Yaprakları son derece özenli ve simetrik bir dizilime sahiptir. Yaprakların üstü ise çok kaliteli bir kumaş gibi kadifemsi bir yumuşaklıktadır. Doğanın en güzel ve en canlı renklerinden meydana gelmiştir. Çamurlu ve kapkara bir toprakta yetiştiği halde renklerinde bir bulanıklığa ya da kire rastlanmaz. Kokusu ise dünyanın en ileri teknolojileri kullanılsa dahi taklit edilemeyecek özelliklere sahiptir. Kaliteli bir parfümün bile zamanla kokusu ağırlaşırken, gül daima aynı tazelikte kalan, insana zevk veren muhteşem bir koku verir. Ancak gül de, bu özelliklerinin hiçbirinin farkında değildir. Diğer bitkiler ve hayvanlar da gülün bu güzelliğinden zevk alacak şekilde yaratılmamışlardır. Ama tüm bu özellikleriyle gül, insan için büyük bir nimet olarak yaratılmıştır.
Yeryüzündeki her güzellik hem Rabbimiz'in bir nimeti hem de O'nun sonsuz güzelliğinin bir yansımasıdır. Bu nedenle, vicdan sahibi olan ve düşünen her insan, tüm bu güzelliklerin asıl sahibi olan Allah'a, büyük bir coşku ve sevgi ile bağlanır. Allah, tüm yarattıklarında insanlar için düşünüp öğüt alınacak deliller olduğunu bildirmektedir:
Yerde sizin için üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi). Şüphesiz bunda, öğüt alıp düşünen bir topluluk için ayetler vardır. (Nahl Suresi, 13)
Buraya kadar sayılanlar, insanlara verilmiş olan nimetlerin sadece çok az bir kısmıdır. Bunların yanında hayatımızın devam etmesi için sayısız detayın birarada bulunması gerekir. Aslında yukarıda verilen örneklerden birini bile düşünmek Allah'ın insanlara olan merhametini anlamamız için yeterlidir. Allah'ın lütfu ile akla, muhakeme ve yargı yeteneğine sahip olan insanın, bu yeteneklerini Allah'ı tanımak ve dolayısıyla O'nu çok sevmek için kullanması gerekir. Çünkü vicdanını kullanarak etrafında akıp giden mükemmel düzeni idrak edebilen insanlar için tüm kainat, Allah'a olan sevgilerini artıracak sebeplerle doludur. Bunları detaylı olarak düşünen bir insan doğal olarak Allah'ı gereği gibi takdir edip sevebilir.
Yapraklı taneler ve güzel kokulu bitkiler. Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?(Rahman Suresi, 12-13)
Allah, yeryüzünün her köşesinde çeşit çeşit sebzeler, meyveler, tahıllar ve bitkiler yaratmıştır. Eğer Allah dileseydi, dünyada tek bir çeşit yiyecek olur ve bu yiyeceğin tadı da bize hiç zevk vermeyecek şekilde olabilirdi. Ve biz yaşayabilmek için bu yiyeceği yemek zorunda kalabilirdik. Bu yiyecek dışında da yerden bir şey üretme imkanımız olamazdı. Ancak Allah, sonsuz merhameti ve şefkati ile, insanlar için çeşit çeşit sebze ve meyve yaratmıştır. Üstelik bunların her birinin tadı birbirinden farklı ve güzeldir. İnsan yaşamak için yemek yemek zorundadır, ama Allah'ın rahmeti sayesinde, bir yandan da tüm bunların lezzetinden büyük zevk almaktadır.
Hayvanlardan yük taşıyan ve (yünlerinden, tüylerinden) döşek yapılanları da (yaratan O'dur). Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin ve şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.
(Enam Suresi, 142)
Allah'ın yarattığı hayvanlarda da insanlar için çeşitli güzellikler saklıdır. Örneğin at, deve, köpek gibi uysal hayvanlar insanlara yardımcı olurken, kuş, kedi gibi evcil hayvanlar da kendilerini sevdiren hoş özelliklere sahiptirler. Allah, küçücük bir muhabbet kuşunda dahi insanın çok hoşuna gidecek birçok özellik yaratır. Boynundaki minik bir delikten adeta insan sesi çıkartarak konuşabilen, mavinin, sarının, yeşilin farklı tonlarıyla çok estetik bir görünüme sahip olan ve sevilmekten hoşlanan bu küçük canlılar, Allah'ın insanlar için yarattığı bir neşe ve keyif kaynağıdır.
Soluduğumuz havadan yeryüzüne inen yağmura, toprakta yetişen ürünlerden yer altı kaynaklarına, hoşumuza giden hayvanlardan temel yaşam kaynağı olan suya kadar doğadaki herşey en ufak bir çaba harcanmasına dahi gerek duyulmadan bize ulaşır. İnsanın hayatta kalabilmesi ve yaşamını sürdürebilmesi için evrende son derece detaylı işlemler gerçekleşir, son derece hassas oranlar sürekli olarak korunur.
İnsan dışındaki canlılar, sahip oldukları özelliklerin farkına varamazlar. Bir tavşan, ne kadar sevimli olduğunun farkında olmadan yaşar. Kelebek, kanatlarındaki simetrinin, desenlerin ve uyumun şuurunda değildir. Sahip olduğu renkler, desenler ve simetri bir tavus kuşunu oldukça gösterişli kılar. Ama o, niçin var olduğunu dahi bilemeyen ve güzellikleri takdir edebilme yeteneği olmayan bir canlıdır. Kuyruğundaki renkler ve desenlerle, dünyanın en güzel görüntülerinden birini sergileyen bu varlık, insanların Allah'a şükretmeleri ve Allah'ın yaratış gücünü görebilmeleri için yaratılmış nimetlerden yalnızca biridir.
Allah tüm bu canlılardaki güzel görünümleri insanlara birer nimet olarak sunmaktadır. Bu nedenle insanın canlılardaki estetiği, simetriyi ve renkleri görüp Allah'ın gücünü gereği gibi takdir edebilmesi ve tüm bu güzelliklerin Yaratıcısı olan Rabbimiz'e en güzel şekilde şükretmesi gerekir.
Sizin üstünüze sapasağlam yedi-gök bina ettik. Parıldadıkça parıldayan bir kandil (güneş) kıldık. Sıkıp suyu çıkaran (bulut)lardan 'bardaktan boşanırcasına su' indirdik.Bununla taneler ve bitkiler bitirip-çıkaralım diye. Ve birbirine sarmaş-dolaş bahçeleri de.(Nebe Suresi, 12-16)
Allah'ın yeryüzünde yarattığı güzellikler saymakla bitmeyecek kadar çoktur. Örneğin bir gülün görünümünde kusursuz bir estetik vardır. Yaprakları son derece özenli ve simetrik bir dizilime sahiptir. Yaprakların üstü ise çok kaliteli bir kumaş gibi kadifemsi bir yumuşaklıktadır. Doğanın en güzel ve en canlı renklerinden meydana gelmiştir. Çamurlu ve kapkara bir toprakta yetiştiği halde renklerinde bir bulanıklığa ya da kire rastlanmaz. Kokusu ise dünyanın en ileri teknolojileri kullanılsa dahi taklit edilemeyecek özelliklere sahiptir. Kaliteli bir parfümün bile zamanla kokusu ağırlaşırken, gül daima aynı tazelikte kalan, insana zevk veren muhteşem bir koku verir. Ancak gül de, bu özelliklerinin hiçbirinin farkında değildir. Diğer bitkiler ve hayvanlar da gülün bu güzelliğinden zevk alacak şekilde yaratılmamışlardır. Ama tüm bu özellikleriyle gül, insan için büyük bir nimet olarak yaratılmıştır.
Yeryüzündeki her güzellik hem Rabbimiz'in bir nimeti hem de O'nun sonsuz güzelliğinin bir yansımasıdır. Bu nedenle, vicdan sahibi olan ve düşünen her insan, tüm bu güzelliklerin asıl sahibi olan Allah'a, büyük bir coşku ve sevgi ile bağlanır. Allah, tüm yarattıklarında insanlar için düşünüp öğüt alınacak deliller olduğunu bildirmektedir:
Yerde sizin için üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi). Şüphesiz bunda, öğüt alıp düşünen bir topluluk için ayetler vardır. (Nahl Suresi, 13)
Buraya kadar sayılanlar, insanlara verilmiş olan nimetlerin sadece çok az bir kısmıdır. Bunların yanında hayatımızın devam etmesi için sayısız detayın birarada bulunması gerekir. Aslında yukarıda verilen örneklerden birini bile düşünmek Allah'ın insanlara olan merhametini anlamamız için yeterlidir. Allah'ın lütfu ile akla, muhakeme ve yargı yeteneğine sahip olan insanın, bu yeteneklerini Allah'ı tanımak ve dolayısıyla O'nu çok sevmek için kullanması gerekir. Çünkü vicdanını kullanarak etrafında akıp giden mükemmel düzeni idrak edebilen insanlar için tüm kainat, Allah'a olan sevgilerini artıracak sebeplerle doludur. Bunları detaylı olarak düşünen bir insan doğal olarak Allah'ı gereği gibi takdir edip sevebilir.
Yapraklı taneler ve güzel kokulu bitkiler. Şu halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?(Rahman Suresi, 12-13)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





















